Söyleşi: Sima Özkan

Harika bir ziyafet sofrasına davetlisin, baş konuk da sen olduğun için diğer davetlileri seçme ve hatta nereye oturacaklarına karar verme yetkin var. Sayı sınırlamasını kendin yap ve bu masanın yuvarlak, mavi bir masa olduğunu hayal et, tam ortasında da gözünü kırpmış bir minik fil var (fil canlı mı değil mi sonra söyleyeceğim). Senin isimlerini fısıldaman ile sofra dolacak. Bu kişiler yazar, çizer, karakter olabilir. Masaya kimler otursun?
Merhaba Esra!
Yemekte ne var?
Bir yanıma sen, diğer yanıma da eşim, sonra da sırasıyla Oliver Jeffers, Emily Gravett, Isol, sonra araya her incelediğimiz, evirip çevirdiğimiz kitaba benimle birlikte çıldıran, şu an iki ayrı, sürpriz resimli kitabımı çizmekte olan çizer arkadaşlarım Emel ve Orhan, yanlarına da onlar da çok sevdiği için Suzy Lee ve ikisini kesinlikle yan yana oturtup ses kaydı almak isteyeceğim Neil Gaiman ile Roald Dahl. Sonra Dave McKean, Eric Carle ve Shaun Tan’la da masa dolsun isterdim. Tabii sevgili fil arkadaşımız ayarlarsa, ben bir davet daha talep ediyorum. Bu arada Gece ile Gündüz’ün ismini son anda fısıldayınca vapuru kaçırdılar ama onlar da yolda. Çok mu kalabalık olduk acaba Esra?

“Gece” ve “Gündüz” ile sen nasıl/nerede tanıştın, birden yoluna mı çıktılar yoksa Adalarda:) (Umarım Gündüz’ün kurabiyelerinden de yeme şansın olmuştur.)
İtiraf etmek gerekirse Gece ile Gündüz biraz eşim, biraz da ben. Bazen ben Gece’yim, bazen o. Bazen ben Gündüz’üm, Gece o. Gündüz’ün eline su dökemez ama eşim de çok iyi temizlik yapar. Maalesef orada yaşamasak da, birlikte sık sık gittiğimiz tek Prens Adası Burgazada’da. Kalpazankaya’da günbatımı, hava karardığında adanın karanlık sokaklarında birden karşına çıkan atlar, İstanbul hem çok uzak, hem de çok yakın.
Gece için önce Sait Faik’in köpeği Arap’la tanışmalısın. O Sait Faik’in öykülerinde hâlâ yaşıyor. Sait Faik’in meşhur bir fotoğrafı vardır onla ve Arap’ın gerçekten Burgazada’da yaşayan bir köpek olduğunu, Sait Faik gibi bir öykücünün dostu olarak ne kadar şanslı olduğunu düşünmeden edemedim. Ama Gece, Beşiktaş’ta yaşadığım dönem, daha güneş bile doğmadan evden çıktığım bir sabah, çok korktuğumu hissedip iskeleye kadar bana eşlik eden, adını bile bilmediğim o kara köpekten başkası değil… Ahbap olduğum, evimize girip çıkan pek çok sarı kedi oldu. Hatta bir dönem evimize gizli gizli giren kumral bir kedimiz vardı. Hayatını tamamen bizimle paylaşmak istemiyordu, gündüzleri hayatta evde durmazdı. Bayılıyordum ona. İşte ben o kediyi Gece’nin en yakın arkadaşı yaptım.

Gece ile Gündüz’ün kitapçıdan yeni bir kitap almak yerine sahaftan kitap değiş tokuş etmeleri çok hoşuma gitti, sahaftaki kitap isimleri de harika. Bu kitaplar senin en sevdiklerin mi? Ve “sahaf” detayını yazmanın özel bir sebebi var mı?
Bir dönem sahaftan çıkmazdık, yine eşimle. Kadıköy’de de bir abimiz vardır. Onunla her hafta kitap değiş tokuş ederdik. Bizimle çok kıymetli kitaplarını paylaşırdı, biz de ona yardım eder rafları düzenlerdik. Tabii o zamanlar buna zamanımız vardı. Ama artık sevdiğim bir kitaba sahip olmadan edemiyorum. Bu yüzden evimize de sığamaz olduk. Keşke sahaflarda daha çok çocuk kitabı bulabilsek. Ya da sadece çocuk kitapları sahafı olsa ve eski baskılardan, en yeni kitaplara kadar değiş tokuş edebildiğimiz sayısız resimli kitapla bir yandan da kahvemizi çayımızı içsek. Çevirdiğimiz, üzerinde çalıştığımız çocuk kitaplarından bizlere kalan fazla baskıları çocuklarla sahaflarda paylaşsak. Yayınevleri iade edilen hasarlı kitapları bantla harikalar yaratabilen ellere verip yine bu sahafa göndersek. O zaman ille de sahip olacağım diye tutturmazdım.
Sahaf sahnesindeki kitaplar kesinlikle benim için çok kıymetli kitaplar. Mert’le hiç tanışmasam da sanki beni çok iyi tanıyormuş gibi seçimler yapmış. O sayfanın çizimini ilk gördüğümde çok mutlu olmuştum.

Ben aslında Gündüz’ün kurabiyelerinden birinin tarifini de verirsin diye düşündüm ama göremedim. Kitap okurken bir şeyler atıştırmayı ben de çok severim, belki bize minik bir “Gündüz Kurabiyesi” tarifi verirsin 🙂


O zaman en sevdiğim kurabiye tarifimi veriyorum:

Gündüz Kurabiyesi
Malzemeler:
250 gram tam tahıllı un
100 gram tereyağı
80 gram esmer şeker
1 yumurta
1 paket kabartma tozu
1 çubuk vanilya
1 tatlı kaşığı tarçın
1 çay kaşığı zencefil
100 gram beyaz çikolata (kare kare kesilmiş)
Yarım su bardağı kırılmış ceviz içi

Yapılışı: Beyaz çikolata ve ceviz içi hariç hepsini yoğurup, son olarak da ceviz ve çikolatayı ekle. Dolunay şekli ver, gönder tepsiyi önceden ısıttığın fırına. Afiyet bal şeker olsun!

“Yolanda” ile tanıştığımız hikâye benim favori kitabım oldu. İçinde İspanyolca, tarihi bir gar, sahaflar, Mısır Çarşısı ile minik bir İstanbul turu var. Ne dersin, İstanbul’daki okuyucuların bu detaylara bakarak kitabı ve İstanbul’u yeniden keşfederler mi?

Kaç Saat Kaç ve Kuşlara Uzanan Dallar benim de en eğlenerek yazdıklarım. Yolanda, üniversitedeyken okuyup incelediğimiz, yüksek lisans tezimde de incelediğim ve benim en sevdiğim kitaplar arasına giren How the Garcia Girls Lost Their Accents kitabının baş kahramanın adı. Julia Alvarez de çok sevdiğim bir yazardır ve bu güzel ismi onun kitabından ödünç aldım.
İspanyolca, Gece ile Gündüz’ü yazdığım dönem fazlasıyla hayatımdaydı ve kitaplardan birine koymadan edemedim galiba. Aynı zamanda tezimi de yazdığım bu dönemde, İngilizce kaynak bile fazla bulamazken, iyi kötü İspanyolcadan okuduklarımı anlamam gerekiyordu. İncelediğim kitaplar zaten iki dilliydi. Ama artık yavaş yavaş İspanyolcadan da çeviri yapıyorum. İlk olarak Karlar Ülkesi kitapları çevirerek başladım ve bugünlerde çok sevdiğim Arjantinli bir yazar/çizerin kitabını çeviriyorum.
İstanbul turuna gelince, bence Kaç Saat Kaç’ı küçük, büyük kim okuyorsa, şunu bilmeliler ki üniversite için İstanbul’a taşındığımda, ben de bu şehri Gece ile Gündüz’ün heyecanıyla gezdim. Bana sorarsan çocukluğunu İstanbul’da geçirmeyenler, İstanbul’da da fazladan bir çocukluk yaşayabilirler. Her ne kadar kalabalığından, keşmekeşinden, trafiğinden bıkıp usanansak da, bir çocuk için ne kadar da heyecan verici bir şehir değil mi? Benim için her vapura binişim öyle özel ve kıymetli ki.

Kuşlara Uzanan Dallar hikâyesindeki Yazgülü pek dertliydi; “Çok şey bildiği için değil, onun çok şey bildiğini düşünen sınıf arkadaşları onu sıkıcı bulduğu için sıkılıyordu.” Bu cümle çok düşündürdü beni. Bir dönem öğretmenlik yaptığını da bildiğim için soruyorum. Günümüz çocuklarını hayata bakış, oynama/eğlenme, ders zamanları, sınav kaygıları vs. açısından değerlendirsen neler söylersin?
Yaşına göre farkındalığı çok yüksek olan birkaç öğrencim oldu ve onlar yaşıtlarıyla değil, benimle oynamak, benimle sohbet etmek isterdi. Bunlar genelde pek de hareketli, afacan olmayan çocuklardı. Yaşlarından beklenmeyen saygı ve anlayış gösterirlerdi. Her şeyi öğrenmek için büyük bir açlıkları vardı. Onlar en iyi arkadaşlarımdı. Ömer, Elif, Amal, Deniz… Onları çok özledim. Buradan kocaman öpücükler gönderiyorum.

Hiçbir zaman keşke çocuk olsam, demem. Sınav kaygısıyla uyuyamadığım geceler, saatlerce bitip tükenmeyen o sıkıcı dersler, bitmeyen ödevlerim yüzünden, bahçede oynayan arkadaşlarımın arasına sadece pencereden bakarak katıldığım anlar… Asla yeniden yaşamak istemem, asla! Günümüz çocuklarının hali şimdi daha da fena. Üstelik kendi yaşını yaşayan, kendi dünyasında mutlu olan çocuklar dışlanabiliyor. Sıkıcılar mı? Kesinlikle asıl onlar eğleniyor!

Elif’in Ay Dede aşkından dolayı Ay’a sıklıkla bakarım ama içinde tavşan gördüğümü hatırlayamadım. Bu hikayelerden sonra Elifle “Ay Dede’nin içinde hangi hayvan var?” oyunu oynayabiliriz 🙂
O Ay Dede aşkı bende de var. Ben bakıp neler görüyorum oooo! Sadece Tavşan mı? Üstelik ayın karanlık yüzünde neler olup bitiyor, bazen meraktan çatlıyorum!

Tüm kitaplarda yaşanan sorunlara çözümü kitaplar özellikle de klasikler veriyor. Gece ile Gündüz’ü okuyan çocuklar Alice’i, Küçük Prensi de merak edip okurlar diye düşünüyorum. Sen de kitapların “iyileştirici” gücü olduğuna inanıyor musun? Hayatında buna örnek olarak hatırladığın bir olay oldu mu?
Sadece şunu söyleyebilirim: Çocuk kitaplarının “yeniden” hayatıma girmesiyle çok daha mutlu bir insan oldum.

Geçtiğimiz günlerde tatlı bir mektup arkadaşımdan gelen zarfın üzerinde “Merhaba Postacı, bu mektubu adresine ulaştırdığın için teşekkürler” yazıyordu 🙂 Senin de Gece ile Gündüz gibi uzak diyarlardan mektup arkadaşların var mı?
Tabii ki de! Evimde kutu kutu mektup var. Kendimi bildim bileli birilerine mektup yazar, kart atarım. Bu huyum nerden, hiçbir fikrim yok. En yakın arkadaşlarımla aynı sırayı paylaşırken de, farklı şehirlerdeyken de hep mektuplaşmışımdır. Lisedeyken de İngilizcemi geliştirmek bahanesiyle tüm dünyadan bir sürü mektup arkadaşım oldu, Polonya’dan Zimbabve’ye kadar. Yani ben kendimi bildim postacı yolu beklerim. Eşimle ayrı şehirlerde geçirdiğimiz yaz aylarında da sık sık mektuplaşırdık. Bu arada babamın da çok ciddi bir pul koleksiyonu vardır. Hatta babam da benim gibi her şeyi koleksiyonunu yapar. Bize “istifçi” diyenler de var 🙂 Çocukluğumdan beri yaptığım geniş bir kartpostal koleksiyonum var. Hayatıma Postcrossing girdiğinden beri de ofisime çok yakın olan büyük Sirkeci Postanesi’nden çıkmaz oldum.

Pudra Şekeri Yağmuru’ndaki Günberi’ye ne oldu? Acaba başka bir hikâyede Gece ve Gündüz, Günberi’nin yanına Bursa’ya mı gidecekler 🙂
Maalesef Gece ile Gündüz serisinin devamı yok. Ama onların maceraları bitmedi, dünya kazan Gece ile Gündüz kepçe. Günberi benim çok sevdiğim bir karakterdi, aslında kız kardeşim İpek’ten başkası değildi. Gece ile Gündüz, Bursa’ya sık sık gidiyorlar zaten.

Kitap yazmak güzel ama sen aynı zamanda çocuk kitapları editörlüğü ve çevirmenlik de yapıyorsun. Hepsini bir arada yürütebilmek zor olmuyor mu? Veya şöyle de diyebilirim: Keyif alarak yaptığın için zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğin oluyor mu 🙂
İşte hepsi bir arada tadından yenmiyor. Aldığım keyfi başka hiçbir şeyle kıyaslayamam. Boş duramayan, hatta yerinde duramayan bir insan olduğum için zaman benim için dolu dolu geçiyor. Arkadaşlarım, hatta eşim onca şeyi ne ara yaptığımı soruyor ama ben kitaplara kavuştuğumda zaman öyle yavaş akar ki. Gece ile Gündüz’ün ilk kitabını, ofiste, öğle arası yazmıştım. Henüz yayınlanmayan başka bir kitabımı öğretmenlik yaptığım dönemde, her sabah servisle yaptığım 50 km’lik yolculukta, boş derslerde bahçedeki ağacın altına kaçarak yazdım. Ben her yerde, her ortamda çalışabilirim. Yaz akşamları tüm masamı sahildeki çimlere taşıyıp geç saatlere kadar çalışarak orada çevirip bitirdiğim kitaplar da var.

Altı aydır tam zamanlı çalıştığım Beta Kids’te editör olmak da galiba başıma gelen en güzel şeylerden ikincisi. Birincisini sen tahmin et! Animasyon filmlerini bu kadar severken, Disney’in DreamWorks’in Türkiye’de aylar sonra vizyona girecek filmlerinin tüm senaryosunu çarşaf gibi önüne seren kitapların editörü, çevirmeni olmak; o filmleri önceden izleyebilme ayrıcalığına sahip olmak, tüm dünyadaki çocukların hayran olduğu karakterlere ve daha pek çok şeye Türkçe karşılık bulmaya çalışmak… Yani ofiste çok eğleniyoruz. Çok yoğun ama bir o kadar da keyifli. Sonra akşamları diğer mesaim başlıyor 🙂

Seni çok güldüren/ağlatan/etkileyen kitaplar hangileri?

Çizgili Pijamalı Çocuk, Haliç’ten Bulutlar Geçerken aklıma ilk gelen beni çok ağlatan kitaplar. Belki de kendimle çok benzeştirdiğim için Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Uçuna Uçan Çocuk, beni çok etkilemiştir. Fil Kadar Küçük, Köprüyü Geçerken, Nokta, Denizkızı ve Âşık Devler, The Day the Crayons Came Home da çizimleriyle, tasarımlarıyla ya da ele aldıkları konularla beni çok etkileyen kitaplar.
Çevirirken yeniden keşfettiğim Siyah İnci, kesinlikle bir kez daha okunmayı hak ediyor. Yıllar önce, başkasından başkasına kargoya verilmek üzere paketlenirken, bunlar da neyin nesi diye şaşıp kaldığım ve gizlice okuyup en sevdiğim yazarlardan biri haline gelen Emily Gravett. Resimli kitaplara olan hayranlığımı en çok da ona borçluyum. Ve gün geldi, iki kitabını çevirdim. Heyecanla herkesle paylaşacağım günü bekliyorum. Kitaptaki kendi el yazısı olan sayfaların yayına hazırlanma sürecinde kriz yaşadığımızda, bize Türkçesini yazıp gönderecek kadar da tatlı biri. Again!, kartpostallara olan sevdamı körükleyen Meerkat Mail, Wolves ve aslında Gravett’in tüm kitapları beni her okuduğum fazlasıyla etkiler.

Ve Elmer çok neşelendiren bir karakter. Bende ilk Elmer kitabının, sert kapak, YKY: Doğan Kardeş’ten çıkmış, basım tarihi 1997 olan, Cem Akaş’ın çevirdiği bir kopyası var. Tabii ki de yine çok sevdiğim başka bir sahafta bulmuştum. En kıymetli kitaplarımdan biri.

Son dönem çocuk edebiyatındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsun?
Yetişkinler için yazan Türkçe edebiyatın ustalarının, muhteşem editörlerin de çocuk kitapları yazmaya başlaması harika.
Kendi çocukluğumu düşünüyorum. Bursa’da büyüdüğüm için şanslıydım, kitaplara ulaşmak o kadar da zor değildi ama şimdiki nitelikli kitaplar, şimdiki ebeveynlerin okumaya verdiği dönem. Henüz okuyamadığım yaşlarda, bana kitap okuyan bir büyüğüme dair hiçbir anım yok.

Ve son olarak, bir filin sırtında (evet ilk sorudaki fil 🙂 gezmeye çıkacak olsan nerelere gitmek isterdin? (Uçan bir filmiş zaten 🙂
Avustralya, Yeni Zelanda, Kutup Daireleri, Meksika ama Fil üşümez umarım. Ama dileğim Meksika’dan başlayarak teker teker hepsine gitmek. Avustralya’da çevirilerini yaptığım çok sevdiğim bir yazar dostum var, Susanne Gervay. Onda yerim hazır. Bondi Plajı’nda yüzmek eminim Fil’in de hoşuna giderdi. Sevgili Susanne de senin gibi filleri çok sever. Elephants Have Wings en sevdiğim kitaplarından biri! Şansa bak ki o fil de uçuyor. Fotoğraftaki fil de ta kendisi! Yani benim zaten uçan bir filim var. Beni geldiği yere, Hindistan’a da uçurur umarım.

Bu güzel sorular için sana çok teşekkürler Esra 🙂

Sima’nın sıcak enerjisini, olaylara bakış açısını, kitaplarını, vapur yolculuklarını ve minicik bir şeyden dünyalar yaratmasını seviyorum. Bu söyleşi de keşke yüz yüze olsaydı ama bu hali bile beni çok sevindirdi, teşekkürler Sima!
lokumcocuk

0 Yorum

Yorum gözükmüyor

Şu anda yorum yok, bu yazı için ilk yorumu sen yapabilirsin!

Yorum yapabilirsin

Your email address will not be published. Required fields are marked *