Belirsizlik Ve Değişim Günlükleri-2

(Öncesi burada)

“Kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız.” Gerçekten mi?

Fakültenin birinci senesindeyiz, dersimiz iktisat. Herkesten Arslan Hoca’nın (kendisini tanımayanlar için ekşi sözlükten link verdim.) namını duymuşuz, bu dersi ilk seferde geçen pek yok. Sebebi çok basit aslında. Fakültenin tamamı sözel çıkışlı, matematik ile ilişkimiz dikenli tele dokunmak gibi. Başkalarını belki sadece acıtacak bu deneyim bizi elektrik verilmişiz gibi çarpıyor. İktisat dersinde matematik işlemi yapmıyor oluşumuz da ön yargılarımızı kırmıyor. Talep ve arz eğrilerinde kaybolup gidiyoruz. Ortamda saf bir sürü psikolojisi de var. Hoca dersi bu kadar iyi anlatıyorsa (o keskin, mavi gözlerden ne kaçardı bilmem) ve anlattığı şey sadece talep/arz eğrisi idiyse; bizler (tamam herkesi katmayayım) neden hocanın suratına hoca atomu bizimle beraber parçalıyor gibi bomboş bakıyorduk, gerçekten bilmiyorum. Geriye dönüp bakınca komik geliyor o halimiz, Arslan Hoca’yı çok severdik o ayrı. (Tangül, okurken eğlenmişsindir 🙂

Hocamızın ilk derste söylediği bir laf vardı: “Kaynaklar sınırlı ve ihtiyaçlar sınırsız. İşte iktisatın temeli bu kadar basit.” Bu sözü duyduğumda sene 2002’ydi ve aradan geçen 18 yılda kulağımdan hiç çıkmadı. Sözü hep kulağımda taşımış olmam ona sahip çıkmanın ötesinde ondan ders çıkarttığımı düşündürmesin.

Bir aile klasiği: Sınırsız kaynaklar (Acaba?)

Ailemden ayrılışım 17 yaşında (hazırlık okumasam 16 yaş olacaktım, amanın) Adana’dan Ankara’ya gitmemle oldu. Çok istediğim fakülteyi oldukça rahat bir şekilde kazanmıştım. Amacım buydu ve amacıma ulaşmıştım. Mutlu olmam gerekmiyor muydu? O zamana kadar gerçek anlamda yediğim önümde yemediğim de arkamdaydı, kafamı çevirmem yeterliydi. Aslında durumun böyle basit olmadığını, ailemin bize fark ettirmeden ne zorluklar, fedakarlıklar yaptığını yıllar sonra öğrenecektim. Tam da bu sebeple, çocukları olayların/zorlukların dışında tutmamak gerektiğine inanıyorum.

Stokçuluk: İhtiyaç mı İstek mi?

Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye’de ilk vaka 11 Martta tespit edilmişti, benim ve eşimin doğum günleri de 17-18 Marttaydı. Aradan geçen bir ayda öyle çok şey yaşandı ki. Kaynakların sınırsız olduğunu düşünen büyük çoğunluk (biz de içindeyiz) hayatının tokadını yedi. Bazen oldukça sıkılarak girdiği marketlerden yorularak aldığı malzemelere gün gelip ulaşamama ihtimali bir uyanışı da beraberinde getirdi. İşte şimdi gerçekler: kaynaklar sınırlıydı. Bu dönemde markete girdiğimizde neler aldık kısmına da bakmak gerek. Çünkü tam burada aldığımız o şeyin ihtiyaç mı yoksa istek mi olduğu sorgulaması da var. Türkiye’deki vaka haberinden çok önce kuzenim, maske/dezenfektan/kuru bakliyat vb almamızın iyi olacağını söylediğinde bunu yapmak bir yana gündemime dahi almamıştım. Sonra bir anda “şu yok bu yok” haberleri çıkmaya başlayınca panik dalgası yavaş yavaş kıyıya vurmaya ve güneşin altında sakince güneşlenmekte olan beni ıslatmaya başladı. Kayıtsız kaldığımı söyleyemem çünkü evde biri 2 diğeri 6 yaşında iki çocuk var ve “Ben bu öğün bir şey yemesem de olur.” Diyebileceğim bir durum yok. (En azından ilk tepkim böyleydi.) Son bir aylık kredi kartı ekstre sonucumuza göre eczaneden alınan vitaminler, destekler ve çeşitli marketlerden alınan ihtiyaç malzemeleri ilk sırada. Dışarıda yemek, kahve vb bir şey yok haliyle.

Benim aklıma ilk olarak kuru maya stoklamak gelmemişti mesela, ancak geçen gün onu bir arkadaşıma kurdeleye sarıp hediye ettim. Komik mi bilmiyorum ama manidar tabii. Henüz evde ekmek yapma statüsüne gelmedim. Fırıncı teyzemiz açık ve buzlukta ekmek koymak için yerimiz var. İlerleyen günlerde ne olur bilemiyorum.

Yoğurt-Patates-Yumurta (Domates, Biber, Patlıcan değil miydi o?)

Beni ekmekten daha fazla panikleten şey “yoğurt-patates-yumurta” üçlüsünün eksikliği ihtimali oldu. Hele de yumurta. Çaprazımızda yaşayan ve gerçekten tüm gün dolaşıp ne buldularsa onu yiyen tatlı tavuklar var. Sahipleri teyze de sokağa çıkma yasağından yarım saat öncesine kadar stoklarımızı çoğalttı 🙂 Burada devreye mübadele zamanında güçlükle Türkiye’ye gelmiş anneanne-babaanne ve dedelerim giriyor. Kıtlık bilinci epey işlemiş bilinçaltıma. Tutunduğum dal ilginç ama bana çok şey anlatıyor. Aç kaldığım zaman oldukça sinirli biri olabildiğim için acıkma sinyali aldığımda bunu dinlemeye çalışıyorum. Ve evet bu da annemin sözü: “Bir evde patates olacak. Onunla her türlü yemeği yaparsın.”

Yemeğe mi sardık?

Mutfakla ilişkim hep sınırlı oldu. Pilav yapmayı evlendikten çok sonra öğrendim, oradan bir hesap yapabilirsiniz 🙂 Bu süreçte yalnız biz değil sanırım tüm dünya kendini mutfağa, pişirmeye ve yemeye verdi. Sonunda gerçekten kilo almalar başlayacak (başladı bile!) ama ilk 3-4 hafta herkes için bir şok dalgası olduğundan bu da çok normal aslında. Yeme güdümüzün “karnım acıktı/doydu”dan çok daha fazlası olduğunu biliyoruz. Dışarıda kendimizi başka şeylerle meşgul ederken, oyalarken bir anda boşluğa düşmüş olduk ve bu yeni duruma adapte olurken, belirsizlik her geçen gün artarken kendimizi o bildik sulara (yemeye) bırakmamız çok normal değil mi? Yalnız bu da ironik bir durum çünkü evdeki malzemeyi idareli kullanmak gerekiyor. ‘Yaptık ama beğenmedik’ veya ‘yeni bir şey mi denesek’ kategorilerinde sallanma olmaması için uğraştık. Bir de şöyle komik bir şey oldu. Biz Fethiye’ye taşındığımızdan beri (1 yıl olacak) mutfakta tüp olmasına alışamadık. Dolayısıyla sokağa çıkma yasağı çıkıp tüpçülerin durumu belirsiz olunca ve tabii yedek tüpümüz de olmayınca fırında pişen yemeklere yönelip çayımızı da termosta demledik. İnsan mecbur kalınca yaratıcılığı artıyor diye boşa denmiyor. Yurtta kalırken hangimiz beş liralık adi su ısıtıcılarında makarna haşlamadık ki? Yemek konusuna başka haftalarda da dönerim gibi geliyor, ne dersiniz?

Keşifler

Bu dönem, ileride nasıl hatırlanacak bilmiyorum, sadece yaşayan herkes için bir dönüm noktası olacağını tahmin ediyorum. Sosyal medyada karşıma çıkan şu karikatür o kadar çok şeyi özetliyor ki aslında.

Bazı gerçekler hep var(dı); onları görmek istemeyen bizdik. Doğaya, evrene, hayvanlara yaptığımız kaba hareketler, bencilliğimiz için bir sınır oldu bu dönem. Tüm dünya için hissedilen en büyük ve yaygın duygunun korku olduğu konusunda hemfikir uzmanlar. Buna katılmakla birlikte ve belirsizliğin yarattığı tedirginliği, endişeyi düzensiz gelgitlerle yaşamakla beraber yine de ‘umut’ dalgasına tutunan ve onunla sörf yapan da çok kişi var.

Geçenlerde şunu düşündüm; bazı insanların hayatına “korona haberi takibi” girmiş, hayatlarına bir amaç gelmiş. Bir bakıyorum dakika dakika son haberler her türlü sosyal medyadan takipte ve paylaşımda. Bunlar bilgilendirme amaçlı olduğunda daha farklı bir çerçevede duruyor ancak amaç farkında olmadan “korkumu sen de paylaş” olunca ben uzaklaşıyorum. Çünkü kendi korku-endişe-tedirginlik hissim bana yetiyor, bir başkasınınkini daha sırtlanmaya kalktığımda bu yük bana fazla geliyor ve taşıyamıyorum. Kaldı ki iki küçük çocukla 24 saat ev hayatı, bunu tüm samimiyetimle söylüyorum, hem fiziksel hem ruhsal güç istiyor.

Korkudan beslenmek diye bir şey var ve bu yazının en başında bahsettiğim yeme güdüsüne fiziksel olarak da bağlanıyor. Bu insanların sofraya oturduğunu ve size bir maskenin ardında gülümsediğini ve bunu yaparken de önünüzdeki tabağa koca bir kaşık dolusu saf korku koyduklarını düşünün. (hayal etmek daha fena, onu yapmayın) Bu korkunun görünüşü, rengi size kalmış. Ve daha ilginci yemeği kendisi pişirmemiş yani aslında ‘yediği şeyin’ ne olduğundan kendisi de habersiz; servis tabağı ortada ve isteseniz siz de o tabağa ulaşabilirsiniz. Ancak buna fırsat bırakmıyor bu kişi ve siz daha sormadan önünüzdeki tabağa bu yemeği (korkuyu) bırakıyor. (Neil Gaiman kitap sahnesi gibi oldu.) Bu aşamada neler yaptığımı /yapmadığımı da yazarsam yazıyı bitiremeyeceğim. Paylaşmak isteyen olursa sevinirim. Siz ne yapardınız/yaptınız kısmını.

Dönelim ‘umut’ kısmında yer alanlara. Benim için Sibel (instagram hesabı acemidünyalı) uzaktan da olsa yaptıkları, yazdıklarıyla hep çizginin bu tarafında duruyor. Haberler yayıldığında bile Tayland’da yağmurun altında motorla gezebilme hayat enerjisine sahip.

İşin dönüm noktalarından biri de bu belki de, insanlar (biz) evde kaldıkça aslında dışarıdaki hayatımızın ne kadar da boş olduğunu görmeye, keşfetmeye başladık. Şu an ben de soruyorum, anneler özellikle home-office de çalışabilecekse (bu daha kolay diye demiyorum, sadece tercihen) bu şimdiye kadar neden uygulanmadı? Veya insanların onca yol kat edip buluştuğu toplantılar… Elbette fiziksel temasın önemini ve güzelliğini yadsıyor değilim. Mesela bir kitap kulübü için tercihim elbette ki Ankara’daki canım Meşe Palamudu Kitap Kulübü kıvamında olmalı. Ancak yaptıkları işi biraz abartanlar ve o iş olmasa dünyanın batacağından korkanlar var. Sanırım dünyanın değil ama kendi küçük dünyasının batması ihtimali bu korkuyu daha da tetikledi. (Bahsettiğim maddi bir batma değil, açıklayayım istedim.)

Ne Yapalım Çılgınlıkları…

En başından itibaren bana komik gelen ve anlamlandıramadığım bir durum bu. Hayat, evin dışındayken yeterince dolu ve koşturmacalı geçiyordu zaten. Yeni düzende bir anda her şey “online” oldu ve insanlar yine tüm vakitlerini doldurma telaşına kapıldı. Kurslar, müzeler, etkinlikler, buluşmalar, gereksiz alışverişler vb. (Tam burada Hilal’in yazdığı yazıyı okumanızı öneririm.) Yeni dünya düzenine ben hemen adapte olamadım mesela. Bunda ilk haftalarda çalışmaya devam etmemin de etkisi oldu. Evde kalmaya başladığım son iki haftada da açıkçası her anımıza bir etkinlik doldurmadık. Dün küçük kıvırcık kuzen Fındıkkıran balesi yollamıştı Rusya’dan, Elif çok keyifle izledi. Bunu öncesinde de yapabilirdik ama hiç aklıma gelmemişti. Her an canlı yayında insanlar bir şeyler paylaşıyor, birkaçına meraktan katıldım ve biraz durup çıktım. Bu süreçte en tatlı canlı yayın Banu ve Yıldıray’ın yaptığı kitap okuma saatleri oluyor. (Bilmeyenler için instagram hesapları: birdolapkitap)

Ama özünde demek istediğim şey şu; yeniden farklı bir boyutta koşturmacaya mı ihtiyacımız var yoksa evrenin mesajı ‘bir dur/kal/bekle’ olabilir mi?

Haftaya gündemde neler var?

Çocuklarla ilgili geniş kapsamlı bir yazı var aklımda. Etkinlik ya da oyun önerisi beklemeyin. Bizdeki süreçten/bize iyi gelenlerden ve yeni rutinimizin dalgalarından bahsederim. Yine bencillik dalgasına kapılmadan evde bile olsak, yardımlaşabilmek için ‘biz ne yapabiliriz?’ Farkındalıklar ve şükür paylaşımları.

Sağlıcakla kalın.

*Bu günlükleri haftalık yayınlama enerjisini ve ilhamını bana veren canım Julie ve Julia oldu. Geçen hafta bu filmi izlediğimizde çok etkilendim, insanın bir hayat amacı olmasını çok etkileyici bir şekilde ve muhteşem bir oyunculukla işlemiş. Bu yazının büyük çoğunluğu da mutfakta geçti, o halde bu günlük Pema Chödron’dan sonra tereyağına bayılan (aynı ben) Julie’ye gitsin. (Görsel kaynak burada.)

“Bugün yemekte ne var?” dediklerinde ben 🙂

**Bu yazıyı yazarken dinlediğim şarkılar: Karsu-Bırak Beni Böyle, Melike Şahin– Sevmek Suçsa Suçluyum

lokumcocuk

3 Yorum

  1. Avatar
    Burcu Nisan 13, 2020

    Selam, gecenin iki buçuğunda okudum ve yorum bile yazıyorum, demekki hâlâ uyanığım, sabahın köründe uyandırılmayacakmışım gibi 🙂
    Tüm insanlık olarak çok acayip bir süreçten geçiyoruz ve insanların bu duruma adapte olma hızları beni hayrete düşürüyor açıkçası. İnsanlar şoku atlattı, durumu kabullendi ve hemen yeni bir düzen kurdular kendilerine ve aynı tempoda koşturmaya devam ediyorlar.
    Bizim eve baktığımdaysa donmuş bir fotoğraf karesi görüyorum. Biz resmen durduk. Etrafta uçuşan etkinlikler, canlı sanat gösterileri, ekmek yapma becerileri…
    Evet birkaç paket fazladan makarna aldık, buzluğa biraz ekmek koyduk, iki şişe de kolonyamız var. Kemerlerimizi bağladık, arkamıza yaslandık. Bekliyoruz. Biraz da içimize bakmaya çalışıyoruz. Kendimizi anlamaya, sorgulamaya çalışıyoruz. Acelemiz yok.
    Korkuyla beslenenlerin sofrasına oturmuyoruz, oturmadığımız halde kepçesini uzatırsa alır kafasına geçiririm herhalde 🙂

    Cevapla
  2. Avatar
    Loveandsmile Nisan 15, 2020

    Korkumu paylaş.. Ne kadar güzel yazmıssın..
    Evdn calısma meselesi konusunda cok cok cok haklısın..keske bu durum kalsa boyle..yani arada işyerine gitsek ve evden calısma devam etse..ben cok mutluyym stres yasasam da evimde olduguma
    Julia ..filmini cok sevmıstım..
    Ben 22 yıldır calıstıgım ıcın ve kendı kendıne kaldıgında mutlaka yapcak yapmıycak bişiler buldugum icin ve de zaten kubilay gibi hareketli keşifci bi oğlum oldugu için açıkçası evde sıkılmak diye bi durumum yok.. Salgın tırsınc..sevdigimiz insanları görememek…sinema sevdalısı bana sinenaya gidememek … gelecek kaygısı…zor bunlar….

    Cevapla
  3. Avatar
    Elvan Nisan 26, 2020

    Bu sürecin beni etkilemesine (mutfak mesai saatimin uzaması dışında) çok izin vermedim galiba. Çocuklara etkinlik , kendime müze aramadım şimdiye kadar. İnstagram canlı yayın trafiğine sadece Banu & Yıldıray saatlerinde katılıyorum eğer denk gelirsem. İnsanların deli gibi arayışlara girmesi beni hem şaşırtıyor hem üzüyor. Çocukların yaratıcılığı bence özlerinde saklı, onlar kendileri oyunlarını yaratabiliyor aslında. Zaman zaman bizleri dahil etmek için haklı sebepleri de var bence. Birlikte kaliteli zaman geçirmek onların mutluluğu ile doğru orantılı . ( bu sadece benim fikrim tabii. ) Evet bu süreç belirsizlik ve değişimin başlangıcı oldu. Yarın ne getirir bilemiyor ve elimizde olana değer veriyoruz. Müsriflik, abartı, vurdum duymazlık yavaş yavaş bilinçli tüketim, tasarruf, sadeliğe dönüşüyor. Ve anladık ki doğa İnsanoğlu ona elini sürmeyince daha güzel. Sürecin en zor yönü bence özlem oldu. Anneme, babama , ablalarım, abime ve dostlarıma kavuşamama korkusu en kötüsü🥺 Dilerim en kısa süre içerisinde değişim normlar ile de olsa bu kötü günler geçer.

    Cevapla

Yorum yapabilirsin

<