Aylaklar Kumsalı

En son ne zaman bir kitabı henüz bitirmeden blog yazısı yazmaya geçtim, gerçekten hatırlamıyorum. Bazen öyle bir his geliyor. Daha doğrusu okuduğum kitabın okuduğum kadarı da bana “yazsana” diye fısıldıyorsa onun peşinden gitmeyi seviyorum. Bu kitabı da editörünün paylaşımında görüp heyecanlanmıştım. Aylaklık sevdiğimden mi? Kumsal sevdiğimden mi? İkisini bir arada görmek beni gülümsettiğinden mi? Bilmiyorum. Hollanda çocuk edebiyatından kitaplar çevrilmeye devam ettikçe bu heyecan ve gülümsemem devam edecek, biliyorum.

Bu yazıyı kitabı bitirmeden yayınlamayacağıma göre şu an tam olarak nerede olduğumu söylememde bir sakınca yok; 55.sayfadayım. Açık söylemek gerekirse kitabın bitmesini istemiyorum. “Okudum bitti.” ifadesini öyle içi boş buluyorum ki, bu ifadelere anlam katmak bana daha iyi geliyor. Ya da şöyle diyeyim, o kitap için bir şey yapmak bir zincirin halkasını tamamlamaya yardım etmek gibi hissettiriyor.

Neden okuduğum kitaplar hakkında yazı yazma ihtiyacı duyuyorum? sorusu için referans gösterebileceğim yazılardan biri de Aylaklar Kumsalı olacak sanırım. Ve ben de bu sorunun peşinden kumsala gidip ayaklarımı suya sokup suyu hissetmenin tadını çıkartacağım.

Aylaklar Kumsalı

Kumsal

Bu kitaba başlamak için -o birkaç gün ne kadar acı çektim anlatamam- sahil kenarına, kumsala gitmemizi bekledim. O an için epey uğraştım ve sonunda gittiğimizde aşırı rüzgar olmasına rağmen piknik havasından çıkmadık. Tee uzakta görünen noktalar evet, benim çocuklarım. Bu kitabı okumaya sahilde başlayacağım konusunda kendime söz vermiştim, onu tuttum. Kitabı biraz okuduktan sonra gözlerimi kapatıp derin nefes-ler- aldım. (ler ekinin yanlış yazımı için üzgünüm, çoğul ifade ederken biraz dikkat çekmek istedim.) Deniz kokusunun tüm vücudumu ele geçirdiğinden emin olduğumda -yaklaşık 2 saat sonra-oradan ayrıldık ve ben bir kez daha denizle aramda farklı bir bağ olduğunu hissettim. Bunu açıklayabilmem zor, belki buna gerek de yoktur. Benzer hislerde buluşmuşuzdur, kim bilir…

Aylaklar Kumsalı

Kitapla ilgili yine kocaman bir giriş yaptıktan sonra Alex Nogues‘in yazdığı Bea Enriquez‘in resimlediği ve Emrah İmre‘nin Türkçeleştirdiği Aylaklar Kumsalı‘na geçebiliriz. Kitabın editörü Tuğçe Özdeniz‘den de bahsetmeden geçmek istemedim. Son birkaç yılda ağırlıklı olarak Hollanda Edebiyatı’ndan ve aile  bağları, arkadaşlık konularında seçtiği kitaplarda sevmediğim kitap olmadı sanırım. Hatta şurada da paylaşmıştım.

“İsmim Sofia. On bir buçuk yaşındayım, büyüyünce aylak olmak istiyorum.
Dün sınıfta aynen böyle dedim.”

Kitabımız bu cümlelerle başlıyor ve Sofia ile en baştan itibaren çok iyi anlaşacağımızı düşünüyorum. (Eskiden çok yapardım, yazıyı yazarken dinlediğim şarkılardan paylaşayım: The Barrel, Younger Years, The Way I Am, Birmingham )

Sofia’nın annesi ve babası şehirden kuş uçmaz kervan gitmez bir köye taşınalı iki sene olmuş ve Sofia’ya taşınmadan önce verdikleri sözlerin hiçbirini tutmamışlar. Gerçekleşmeyen Hayaller listesini okurken kendi 11 yaşıma gittim ve benzerliklerin yanına kalp koydum. Daha şimdiden gerçekleşmeyen hayalleri ortak olan iki arkadaş olmuştuk bile. Sofia’ların taşındığı köyde pek çok şey yok; tren istasyonu, otobüs durağı, trafik ışığı, sinema, tiyatro, fiber internet… Köyden ayrılmak için iki seçenek var ya geldiğin yoldan zikzak çizerek geri döneceksin ya da denize atlayacaksın. Bunu okuduğumda ikinci seçenek nedense daha cazip göründü.

Kaybettikleri ve Kazandıkları

Sofia’nın Kaybettikleri ve Kazandıkları hakkında bir şeyler paylaşması da bana şahane bir fikir verdi ve her ne kadar çok özlemesem de Fethiye’ye gelmeden önce 17 sene yaşadığım Ankara ve ondan önceki 17 yılımı geçirdiğim Adana hakkında bir liste yapmaya çalıştım. Ne yaparsam yapayım, son iki yıldır Fethiye’de kazandığım şeyler daha ağır bastı. Hatta buradaki iş yoğunluğumuza rağmen işe yaradığımı hissetmek bile başlı başına bir kazanım olmuş, yazarken fark ettim. Belki de tüm bu sebeplerle bazı çocuk kitaplarını henüz bitirmeden bloğa yazmak istiyorum. Bana tuttukları aynadan içeri girdiğimde çok uzaklaşmadan yolumu kaybetmemeye yardımcı oluyor yazmak. Yoksa 01.21’de bunu yapmamın başka bir sebebi olamaz. (Aslında var ama bu yazıda ortaya çıkmak isteyecek mi bilmiyorum.)

Sofia’nın en önemli kazanımı Fau ve Frodo. Fau’nun çok hızlı koşan bir kız ve Frodo’nun da Yüzüklerin Efendisi‘ne bayılan bir çocuk olduğunu ancak çok yavaş hareket ettiğini de söylemem gerek. Üçünün beraber kumsalda geçirdiği vakitlere öyle özendim ki, onları hep hatırlatacak şu görseli de buraya ekledim. Onlara meşe palamudu verip “Size bir orman hediye ettim.” diyerek yanlarından uzaklaşan esrarengiz adama bakışları öyle tatlı ki.

Tipini sevdiklerim 😛

Anne ve Baba

Çok istemesem de Sofia’nın anne ve babasından da bahsetmem gerek. Hikayede şöyle ilginç bir şey var. Son yıllarda “şehirden köye kaçış” ve mutluluğu bu doğal yaşamda arama eğilimi var, yazarın bu noktada kalıp yargıdan biraz çıkmamızı veya bu yargıyı sorgulamamızı istediğini düşündüm. Sofia’nın annesinin şehirdeyken bir çiçekçi dükkanı varmış ve orada çok mutluymuş. Onu kapattığı için babasının çok daha fazla para kazanması gerektiğinden babası koca bir Hayır’a dönüşmüş. Ekmeğini kazanmak kısmı benim de duraksadığım bir yer oldu.
Önemli olan nerede yaşadığın mı bulunduğun yerde nasıl yaşadığın mı? Bu soru geldi aklıma okurken. Siz ne dersiniz?

Frodo ve ailesiyle kumsala gitmek ve onlarla beraberken zamanı unutmak istiyorum. Neden mi?
“Günleri uyanınca başlar ve yorulunca biter, bu kadar basit.” Sanırım tam da bu basitliğe ihtiyaç duyduğum için.

Kitabın devamında karşımıza çıkan kişileri kendi büyüleri ile anmak ve ileride hatırlamak isterim.

“Müzik yapmaktan öte müziğin ta kendisiydiler. Dans etmekten öte dansın ta kendisiydiler. Kumsalda bulunmaktan öte kumsalın ta kendisiydiler.”

“Berta sayesinde geceleri gökyüzüne baktığımda denizi, denize baktığımdaysa koca bir evren görüyorum.”

Ressam Tina’nın ışık-gölge üzerine söyledikleri ve sisin ortasında kumsalın resmini yapma tutkusunu da hep hatırlayacağım. Ancak bu kitabı yukarıda yazdığım her şeyden bağımsız olarak özetlemem gerekseydi, kitaptan alıntı yaparak şöyle derdim:

“Sofia’nın tek yapması gereken Sofia olmaktır.
Bunu ondan iyi başarabilecek kimse yoktur.”

Sofia, aylaklık yapmayı seçerek kendi ailesine de ne yapma-ma-ları gerektiği konusunda yol gösterir. Ve sayısalcılar buna kesin itiraz edecek ama üzgünüm, hayatın her anında matematik bilmek gerekmiyor.
Yaşasın, matematiği kötü olup hayatını ışığın, sesin, kokunun peşinde geçirmeye tutkulu kişiler!

Sahi, bizim o, tek yapmamız gerek şeyin ne olduğu üzerine düşündünüz mü? Ben bu ay -mart ayı demek doğum günüm demek nasılsa- yavaşlama kararı aldım, bunu kendim için yapmak bana iyi gelecek. Başkalarının ihtiyaçlarına hayır, kendi ihtiyaçlarıma evet diyebilmeyi önceliğim yapma niyetindeyim. Mesela biraz önce 1 Mart oldu ve normalde ben yazmaya devam eder, yarınki mesaiye rağmen çok geç yatardım. Bu ay, yorulduğumda bırakmayı ve olduğu kadar diyebilmeyi deneyimleyeceğim. O yüzden de kitabımı okuyup yatarım. Sanırım. Umarım.

Ah be Sofia, 36 yaştan çok daha önce karşıma çıksaydın 🙂 Ama bence harika bir doğum günü hediyesi oldun. Yazarın kitabın sonundaki notlarına bayıldım ve yazarın erkek olduğunu görünce de epey şaşırdım.

Bu kitaplar da ilginizi çekebilir:
Sekoya’nın Kapıları
Fil
Çözüm Bakanlığı

Aylaklar Kumsalı
Yazan: Alex Nogues
Resimleyen: Bea Enriquez
Çeviren: Emrah İmre
Can Çocuk, 2021, 88 sayfa, 9+

lokumcocuk

0 Yorum

Yorum gözükmüyor

Şu anda yorum yok, bu yazı için ilk yorumu sen yapabilirsin!

Yorum yapabilirsin

<