Söyleşi: Mustafa Kemal Yılmaz

Bir dönem blogda sıklıkla yazar söyleşileri yapıyordum. Epeydir bu alanda yapmak istediklerim birikti ancak tam olarak içime sinmeyince de devam etme motivasyonum düşmüştü. (Geçen gün yaptığımız mini söyleşi bir başlangıç olmuştu.) Derken bir gün karşıma üç harika kitap çıktı. Harika olmalarının en önemli sebebi de özgün olmaları. Türkçe çocuk edebiyatında hep aynı isimleri ve fabrikasyon metinleri görmekten öyle sıkıldım ki yeni ve güzel bir bakış açısı karşısında yerimde duramıyorum. (Bence bu söyleşi için kahve değil de sıcak demli bir çay güzel bir eşlikçi olur.)

Mustafa Kemal Yılmaz Kitapları

Söyleşimize geçmeden önce kısaca Mustafa Kemal Yılmaz kitaplarından bahsetmek istiyorum. Primatlar Banyo Sırasında  yazarın ilk kitabı. Bu kitapta banyo yapmak için sıraya giren tam  primat var ve kitabın sonunda bu primatları tek tek tanıyoruz. Bu kitabın eğlenceli havası özellikle 3-4 yaş grubu için oldukça iyi bir alternatif. Kelime oyunları üzerinde konuşmak, dil farkındalığı yaratmak için de üzerinde durulması gereken bir eser.

Söğüt dalına yuva yapmış mandanın yavrusunu kaçıran sineğin peşine düştüğümüz Pisi Pisi Paşa kitabında ise cesaretimizi sorguluyor, manda yavrusunu nasıl kurtarabileceğimizi düşünüyoruz. Bu hikayenin çizimleri hikaye ile öyle uyumlu ilerliyor ki bazı yerlerde gülmemek için kendimi zor tutuyorum.

Pelin’in Dili Masaya Nasıl Yapıştı? ise Tudem Yayınları’nın Sen de Oku serisinden çıkan ve ilgi seviyesi 6-9 yaşa hitap eden yine komik bir hikaye. Kahvaltı masasına dili yapışan Pelin okula gitmek zorunda kalırsa ne olur? Servise nasıl biner, derslere nasıl katılır acaba? Okumaya yeni başlamış mini mini birler için -Elif gibi- güzel bir alternatif.

MUSTAFA KEMAL YILMAZ İLE SÖYLEŞİ

Öncelikle çocuk edebiyatı dünyasına hoş geldiniz demek istiyorum. Epeydir yeni ve farklı bir okuma yapmamıştık. Genel bir soru ile başlayayım, çocuklar için yazmak fikri nasıl oluştu ve kitaplarınız bizimle buluşana kadar nasıl bir süreç yaşandı?

Baba olmakla başladı. Kızım Rusça ve Türkçe konuşarak büyüdü. O dönem eşim dolayısıyla Rusça çocuk edebiyatıyla epey haşır neşir oldum. İç içe geçen bir dizi şaşkınlık ve keşif sonucu “Ben de yazmalıyım” dedim.

Ana dili Rusça olan insanların edebiyatla ilişkisi bizden farklı. Şöyle bir örnek vereyim: 1834’te yayınlanmış Kambur Beygir adlı manzum bir masal var. Pyotr Yerşov yazmış. Bugün okumamış bir çocuk bulmak için çok uğraşmanız lazım. Eşimin annesi okumuş, kızına okutmuş. Eşim kızımıza okudu. Eminim kızımız da çocuklarına okuyacak. 1834’ten bu yana neredeyse on kuşak!

Klasik nedir elbette biliyordum ama bir edebiyat eserinin kuşakları birbirine nasıl sıkı sıkıya bağladığına yakından şahit olmak beni çok şaşırtmıştı. Epey de kıskanmıştım. Bu meselelerin makul açıklamaları var, düşündükçe, kurcaladıkça insan daha farklı yaklaşımlar geliştiriyor, ama o dönem bu imrenme, “Bizde neden yok?” hissiyatı beni yazma fikri üzerine daha çok düşünmeye itmişti.

Üç kitabınızın en önemli ortak noktası alışık olmadığımız bir dil ve anlatıma sahip olması. Ben açıkçası zenginlik kattığını düşünüyorum ama kitapta yer alan çok sık kullanılmayan kelimelere karşı çocukların tepkisi ne oldu? Veya yazarken böyle bir (anlaşılamama) çekinceniz olmuş muydu?

Yayınevi anketlerinde “Okur kitlenizi nasıl görüyorsunuz?” gibi sorulara hep “Çocuklar ve anne-babaları” cevabını veriyorum. Çünkü kitabımı çocukların ebeveynleriyle birlikte okuduğunu hayal ediyorum. Çocukların anlamını bilmediği kelimeler elbette olacak, anne-babalarına soracaklar. Bu bir iletişim vesilesi bir kere. İkincisi, ebeveynlerin okurken sıkılmayacakları şeyler yazmaya çalışıyorum. Çocukları “Şu kitabı okuyalım” dediğinde anne-babanın içten bir “Hadi okuyalım!” demesini isterim. Bana göre bunun yolu “fazla enfantil” yazmamaktan geçiyor. İstesem de yazamazdım zaten.

Primatlar Banyo Sırasında yayımlanan ilk çocuk kitabınız. Bu kitapta adını pek duymadığımız primatlar var ve banyo yapmak için sıraya giriyorlar. Kitabın sonunda da onları yakından tanıyoruz. İçinde hem mizah var hem eğlence, peki bu primatlar sahi neden banyo için sıraya giriyorlar?

Bir dönem evde kafiye oyununu çok oynuyorduk. Bir gün banyoda aklıma babun-sabun eşleşmesi geldi. Hemen ardından da sonradan hikayenin başlangıcını oluşturacak “En önde Babun…” ifadesi. En önde… deyince zihinde ister istemez bir sıra canlanıyor. Fikir böyle ortaya çıktı. Sonra İngilizce Wikipedia’daki Primatlar sayfasının başına oturdum ve çalışmaya başladım. Gerisi bir şekilde geldi.

Pisi Pisi Paşa‘nın ise bambaşka bir hikâyesi var. Bir halk türküsü olan “Manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu sinek kapmış gördün mü?” mısralarından yola çıkarak yazılmış ve hikayenin oldukça eğlenceli çizimleri var. Bu minik mısra ile kitaba adını veren Pisi Pisi Paşa’nın yolu nasıl kesişti merak ediyorum.

Emre Karacan’ın kulaklarını çınlatalım o zaman. Gerçekten çok iyi bir iş çıkardı. Benim ilk hikaye fikrim Pisi Pisi Paşa’dır. Ama yayıncılığın cilvesi işte, diğerlerinden daha geç kitaplaştı. Kızım bir yaşına yeni basmıştı. Evde sürekli bu türküyü dinliyorduk. Rusya’da edebiyatın üstlendiği kuşakları birleştirme işini bizde müzik yapar. En çok da türküler. Rusçayı iyi bir şekilde öğreneceği belli olmuştu. Ben de Türkçesi geri kalmasın diyerek müzik dinletiyordum.

Korney Çukovski adında çok ünlü bir Rusça çocuk şiirleri yazarı var. Genellikle absürt şiirler yazar. Biraz da onun etkisiyle bu türküden iyi bir hikaye çıkabileceğini düşünüp not almaya başlamıştım. Hikayenin kahramanını ise Nâzım Hikmet’in Rusçadan uyarladığı bir masalda buldum. Masalın bir yerinde yaşlı kadın evin kedisine bu şekilde seslenir. Fevkalade hoşuma gitti bu ad. Kendini ciddiye almayan, komik bir kahramanlık iması var içinde. Bir yandan paşa, bir yandan altı üstü bir kedi. Bu hali tüm hikayeyi belirledi diyebilirim.

Tudem Yayınları’nın Sen de Oku serisinden çıkan son kitabınızın adı da yine diğer kitaplarınız gibi oldukça ilginç: “Pelin’in Dili Masaya Nasıl Yapıştı?” Sormaya da korkuyorum ama bu kitabın ortaya çıkışı umarım gerçek bir hikâyeden esinlenme değildir? 😊

Evet, tamamen gerçek bir hikayeden. Kızım üç yaşına henüz basmamıştı. Her yemek bir maceraydı o günlerde. Yememek için türlü yaramazlıklar icat ederdi. Yine öyle bir gün kahvaltıda masayı yalayıp gülüyordu. “Dilin şimdi yapışırsa görürsün!” demiş bulundum. Hemen ardından bunu hikayeleştirmek geldi aklıma.

Son olarak, çocuk edebiyatında sevdiğiniz yazar-çizer ve kitapları paylaşmanın yanında Dünya edebiyatına kıyasla Türkçe çocuk edebiyatında sizce hangi alanların geliştirilmesi gerektiğini de yazabilirseniz sevinirim.

Daha fazla manzum anlatıya ihtiyaç var. İlham veren bütün kültürlerde çocuk edebiyatı aynı zamanda manzum anlatı demek. On beşinci yüzyılda Harname gibi bir eseri çıkarmış topraklarda yaşıyoruz. Ama bugün yayınevleri dosya başvuru sayfalarında “Şiir göndermeyin” uyarıları koyuyor. Bu toplum şiirden, tekerlemeden hangi ara bıktı, gerçekten merak ediyorum.

Rusça çevirmeni olduğum için ilk aklıma gelen hep Rus edebiyatı oluyor. Belki en baştaki sorunuzla da bağlantılı olarak şu örneği de vereyim yeri gelmişken: Sovyetler Birliği’nin milli marşını yazan isim çok ünlü bir çocuk kitabı yazarıdır, Sergey Mihalkov. Bence bu çok manidar.

Ama en çok hayranlık duyduğum yazarlar Korney Çukovski, Samuil Marşak ve Boris Zahader. Özellikle Marşak ve Zahader’in yazdıklarına yakın kuvvette şeyler yazabilmeyi çok isterdim.

Bir de Yuri Norşteyn var. Yaşayan efsane. Dünyaca ünlü canlandırma sanatçısı. Başyapıt niteliğindeki çalışmalarının bir bölümü sonradan çocuk kitabı haline getirdi.  Şiir çevirileri değil ama Norşteyn’in kitapları Türkçe okurla çok daha kolay buluşabilir. Gerçi ilüstratörlerimiz Norşteyn’i tanıyor gibi. Onun etkisini taşıyan işler görüyorum bazen. Ama yanlış anlaşılmasın, yadırgamıyorum, aksine, hoşuma gidiyor. Yaratmak böyle bir şey çünkü.

İllüstratör demişken, İgor Oleynikov’un adını da anmak isterim. Andersen Ödülü’ne layık görülmüş muhteşem bir sanatçı. Her işi ayrı güzel. Yayınlanmış olsalar Türkiye’de muhakkak ilgi görürlerdi. Mesela Robert Louis Stevenson’un Heather Ale adında karanlık bir şiiri var. 1941’de Samuil Marşak Rusçaya çevirmiş. İgor Oleynikov yeni yakında bu çeviriyi resimledi. Çok etkileyici bir çalışma.

Bu minik ve keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim tanıdığınız fırsat için.

***

Mustafa Kemal Yılmaz’ın, içerisinde kaybolacağınız çok yönlü bir blogu da var. Umarım yine yakın zamanda farklı çocuk kitaplarını da okuma şansımız olur.
Kitaplarına tadımlık olarak şuradan bakabilirsiniz.
Bu özgün dile bence gerçekten ihtiyacımız var.

lokumcocuk

0 Yorum

Yorum gözükmüyor

Şu anda yorum yok, bu yazı için ilk yorumu sen yapabilirsin!

Yorum yapabilirsin

<