Tilki 8

Uzun zaman oldu bloğuma yazı yazmayalı ve gerçekten çok özledim burada olmayı. Tudem katalogları güz mevsiminde yayımlandığında çok büyük bir heyecanla önümüzdeki bir yıl hangi kitapları okuyacağımız konusunda telaşa kapılıp katalogları iştahla karıştırıp notlar alırım hatta bazı arkadaşlarımla da paylaşırım. Geçen seneye benim için damga vuran kitaplardan biri Frip olduğu için (blog yazısı ve podcast yayını var.) George Saunders’in yeni kitabını da merak ve heyecanla bekliyordum. Gerçekten gün saydım desem yeridir, satışa çıkar çıkmaz Fethiye’ye gelmesini bekleyemeden sipariş verdim. Gelen pakette çok istediğim kitaplar vardı ama önceliği elbette ki Tilki 8 ‘e verecektim.

O gece çok uykum vardı. Hoş, uykum genelde olur ama ona pek kulak asmam. Kahve içerim ya da evin genel işleri, çocuklar derken sıra benim uykuma epey sonra gelir. Ancak o gece gerçekten çok uykum vardı. Tilki 8’i okuyup bitirmeden uyumayacağıma dair inancım da yüksekti. Elif yanımda tek gözüyle hayal kurup diğer gözüyle bana uyuyor numarası yaparken yine kör bir ışıkta kitabıma başladım. Öyle bir içim geçip uyuyakalmışım ki sabaha karşı kan ter içinde “Tilkiler nerede?” diye uyandım. Meğer daha ilk sayfalarda kitap bir yana ben bir yana düşmüşüz ve ben okuduğum sayfaların etkisiyle tilkilerle arkadaş olmuşum bile. Dün kitaba yeniden başladım, notlar aldım, bitirdim, başa döndüm. Ve işte buradayım, sanırım siz de tilkilerle tanışmaya hazırsınız.

Tilkice Bir Hikâye

Merhaba Tilki 8, mektubunu dün gece bitirdim. Gözyaşlarımı tutamadım. Hoş, tutmak da istemedim. İlk defa bir tilkinin yazdığı bir mektup okuduğum için oldukça şaşkındım. Başlarda yazdıklarına gerçekten çok güldüm. Masallardaki tilkilerin neden böyle kurnaz anlatıldığını ben de bilmiyorum. Hayatımda yalnızca bir defa uzaktan bir tilki görmüş ve kuyruğundan çok etkilenmiştim. O sabah havaalanına gidiyorduk ve sis çok yoğundu. O sisin arasında yolumuzu kaybedip kendimizi dağ başında bulmuştuk ve bir tilki bir anda karşımıza çıktı. Bize “korkmayın, o kadar da kaybolmadınız.” der gibi baktı ve kuyruğunu sallayıp uzaklaştı. Sana bunu söylemem çok anlamsız olacak belki ama o tilkiye onu hiç unutmayacağıma dair söz vermiştim.

Fazla masal bilmiyorum, bildiklerimi de aklımda tutamıyorum. Çocuklar masal anlatmamı istediklerinde de komik masallar uyduruyorum kimseyi yüceltmiyor ya da yermiyorum. Sonunda bir ders de vermiyorum, yok benim görevim o değil. Senin pencere kenarından masal dinleyerek öğrendiğin İnsanca’yı çocuklarıma öğretmeye çalışırken tüm yolları göstermemeye çalışıyorum mesela. Hiçbir zaman tek yol olabileceğine inanmadığım için de olabilir bu.

Tavuklar, ayılar ve Bay Kuşlar hakkında yazdıklarına çok güldüm. Sonra bir anda hikayeye kamyonlarla beraber gelen ‘Tilki Yuvası Aveme’yi seninle anlamaya çalışırken yazdığın bir cümleyle duraksadım:

‘İnsanların penceresinden bakarken öyrendiyim bi şey: Hikaayeyi iyi bi yazar yazmışsa, hikaayedeki İnsan nekkadar üzülüyosa onu okuyan İnsan da okkadar üzülüyo.’

Tilkiler aç kaldıklarında üzülüyorlarmış. İnsanlar da aç kaldıklarında üzülüyorlar ancak tam tersi karınları tok olduklarında bu, mutlu olmalarına yetiyor mu, emin değilim. Senden bunu öğrenmeyi çok isterdim. Tilkilerin üzülme sebeplerini ilk mektubunda sıralamışsın belki diğer mektubunda da -sana adresimi verebilirim- onları mutlu eden şeyleri yazsan ne güzel olur.

Arkadaşlık konusunda yazdıkların ve Tilki 7 ile yaşadıkların içimi öyle acıttı ki, kalbim dışarı fırlamış ve dışarıdayken üzerine on binlerce iğne saplanmış ve o iğnelerle kalbim yerine dönmüş gibi hissettim. İğneler zaman içerisinde azalabilir veya eriyebilir ancak tam içeri saplananlar hep orada kalacak. Bu, o kadar da kötü bir şey olmayabilir. Yani insanlar olarak neden acıdan bu kadar kaçmaya çalıştığımız konusunda benim de kafam karışıyor arada. Bazı acıların, hayatımızda bize yol gösterdiğini düşünmek gibi bir şeyler yazsam, gevelemek gibi olur bu, belki sonraki mektubumda bu konuya değinirim eğer merak edersen.

Aveme

Fethiye’ye taşınmadan önce uzun süre Ankara’da yaşadık ve orası nesiyle meşhur biliyor musun? Soğuğuyla falan değil, doğru bildin; Avemeleriyle! Her yerde ve o kadar çoklar ki, hayatını birine denk gelmeden yaşayabilmen pek mümkün değil. Bir Aveme -senin yazdığın halini korumak istedim- kurulmadan önce orada ne olduğunu hatırlayan bile kalmamış olabilir. Buraya geldiğimizden beri -iki sene olacak- en çok Günlüklü’ye gittik, orada sincaplarla arkadaş olduk. Sana onlarla ilgili bildiklerimi anlatmak isterdim ama mektubumu uzatmış olmayayım, okurken ‘sincaplar nerden çıktı şimdi?’ demeni istemem.

‘Hayatım boyunca hep çok yaratıcı hayaller kurmuşumdur. Öölece aklıma geliyolar. Hayal kurmayı çok seviyorum ben.’ demişsin, sanki beni anlatmışsın. 6-7 yaşlarındayken -bu yaşın Tilkice karşılığını bilmiyorum- öğretmenimiz okul gezisi için büyük bir stadyuma 23 Nisan gösterilerini izlemeye götürmüştü bizi. Sadece prova yapılıyordu. Ben bir noktada öğretmeni takip etmeyi bırakmış ve kendimi önümüzdeki yıllarda stadyumda renkli sahne kıyafetleri ile prova yaparken hayale dalmışım. Adım anons edilmiş ve ben hiç duymamışım. Öğretmenimiz korku ve panik içinde beni bulduğunda ben sırıtarak sahnedekilere bakıyormuşum. Kaybolduğumu bile fark etmemişim. Bu, bir örnek tabii. İlerleyen yıllarda da neleri kaçırdım hayale dalmaktan, anlatsam çok eğlenirsin. Hayal kurmayı bilmeyen veya sevmeyen insanları bakışlarından ve kokularından tanıyorum, onlardan ürktüğümü söylesem sanırım beni anlarsın.

Peki ya…

‘Bu bi kitap olsaydı, cesaret yeterli olurdu ve ben başarmak istediim şeyi hemmen başarabilirdim. Ama hayır… Gerçek hayattı bu.’ Yazmışsın mektubunda. Çok etkilendim. Ben de zaman zaman yaşadıklarıma anlam veremeyip kendimi rahatlatmak istediğimde tam tersini düşünüyorum. ‘Ya bunlar gerçek hayat değil de bir oyunsa, hayalsa, kurguysa?’ diye. O zaman yaşadıklarım daha az kötü geliyor.

Hikayeler her zaman mutlu sonla bitsin istemiyorum aslında. Kötü de bitmesine gerek yok. Belki en güzeli sonları boş bırakmaktır. Hatta hikayelerin yerleşebileceği alanlar bırakmak en iyisidir. Ama bu laf bana ait değil, geçen gün bir arkadaşım bana söylemişti, hoşuma gitti ve not ettim. Belki bir şeyin ille de iyi/kötü olması gerekmiyordur. Bu konu hakkındaki düşünceni de merak ettim.

Bir pencere kenarından masal dinleyerek öğrendiğin İnsanca’yı okumak ve bunun Tilkice düşünülmüş olması hayatıma anlam kattı. Mektubunu okuyabilmemiz için George Saunders’e çıktığı bir yürüyüşte mi bu mektubu verdin bilmiyorum. İyi ki yaşadıklarını içinde tutmayıp yazmışsın. Ben de bu yüzden yazıyorum aslında. İçim çok kalabalık oluyor ve kabaranları dışarı çıkarmak için yazmak hepimize iyi geliyor.

Seni tanımak güzeldi. Mektubuma cevap beklerim, ne zaman ve nasıl yollamak istersen…

Sevgiler,
Esra.”

Tilki 8
Yazan: George Saunders
Resimleyen: Chelsea Cardinal
Türkçeleştiren: Niran Elçi
Deli Dolu Yayınları, 2021, 52 sayfa

 

lokumcocuk

2 Yorum

  1. Avatar
    seda Mart 04, 2021

    mektubuna cevap gelirse lütfen bizimle de paylaş.. sevgiler..

    Cevapla
    • Avatar
      seda Mart 04, 2021

      bu emoji otomatik mi oluşuyor acaba:) nerden değiştirebiliyorum onu?

      Cevapla

Yorum yapabilirsin

<