Hadi Uç!

Geçtiğimiz günlerde Elife yatmadan evvel yeni bir kitap okumak istedim. Elif doğmadan önce okuduğum okul öncesi kitapları yorumlama şeklim ile şimdi arasında çok fark var. Elifin kitapları daha okurken sorduğu sorular ile hikaye farklı noktalara gidiyor ve biz sonunda kitabı bırakıp soruların peşine düşmüş oluyoruz. Bu, bazen kitaptan bile daha çok keyif veriyor. Başlangıç bir hikaye veya kitap değilse aynı soruları konuşmak konuyu biraz havada bıraktığından aynı etkiyi yapmıyor.

Hadi Uç! hikayesinde evdeki kuşun (Biblo) neden doğada değil de evde ve kafeste olduğunu anlayamayan bir yavru kuzu ile yol almaya başlıyoruz. Annesinin cevabı oldukça basit: “Dışarı çıkarsa ölür, çünkü uçmaya alışık değil.” Lakin minik kuzu bu cevapla tatmin olmuyor ve sormaya devam ediyor: “O zaman neden kanatları var anne?”

Bu noktada bir soluklanıp Elifle kuşun neden kafeste olduğunu, dışarıda olsa neler yapabileceğini konuştuk. “Dışarıda daha mutlu olur ama annesi onun öleceğini düşünüyor. Neden?” dedi.

Kuzunun Biblo’ya “Kanaryam” demeyi bırakacağını belirtmesi, “Kimseye ait olmadığını söyleyeceğim…” demesiyle ilk kilit açılıyor. Ve beraber ormana doğru uzun bir yolculuk yapıyorlar.

Sonra, minik bir alışma zamanının ardından Biblo, kanatlarını kocaman açıp, özgür kalarak uçup gidiyor. Kısacık bir hikayenin içerisinde konuşacak öyle çok konu var ki. Elif’e “Bu hikayede neden kuzu olduğunu anlamadım. Bir çocuk da olabilirmiş.” dedim. “Ama kuzular ormanı insanlardan daha iyi biliyor.” deyip ekledi: “Hem insan olsa belki kuşu özgür bırakmazdı.”

Çocukken evde muhabbet kuşlarımız oldu ve onların neden kafeste olduklarını hiç düşünmedim. İstedikleri zaman evin içerisinde dolaşabildikleri için belki bu durum bana garip gelmiyordu ama hayvanlarla beraber yaşarken aslında onlara “sahipleri” gibi davrandığımızı fark ettim. O yüzden de “kimseye ait olmama” ifadesini çok yerinde bir başlangıç cümlesi olarak buldum. Amaç sadece kafesin kilitini açmak ve “Hadi Uç!” demek değil; öyle olsa bu sadece fiziksel bir eylem olur ve anlamını yitirirdi.

Oradan kendi aitliklerimize dair düşündüm. Kendimiz hariç kimlere bu aitlik hissini teslim ediyoruz? İşverene, aileye, arkadaşlara belki? Ya da tam tersi kimleri kendi aitlikleri haricinde kilitleyip kendi kafesimize kapatıyoruz? Aklıma ilk olarak çocuklarımız geldi. Birey olduklarını fark edebilmek ve farklılıklarını anlayıp kabullenmekte toplum olarak biraz zorlanmıyor muyuz sizce?

Resimler açısından dikkatimi çeken en önemli detay saat oldu. Minik kuzunun yemek yediği alanda birbirinden farklı zamanları gösteren saatler vardı. Ormana ilk gittiklerinde de tek bir saat 4.30’u gösteriyordu. Biblo uçtuğunda ise saat 8 olmuştu. Bu minik detay bile çok hoşuma gitti. Resimlerdeki sade tonlar ve kuzunun Bibloya müzik çalması detayı da hikayeyi bütünlemişti.

“Kanatlarımızı keşfeden insanlara” ithaf etmiş yazar bu kitabı; ben de bu yazıyı kanatlarımı keşfederken hep yanımda olan Züli’ye armağan ediyorum. İyi ki varsın…

lokumcocuk

Benzer yazılar

Sihirbazın Fili
Aile

Sihirbazın Fili

16 Ocak 2019

Clementine
Genel

Clementine

1 Aralık 2018

0 Yorum

Yorum gözükmüyor

Şu anda yorum yok, bu yazı için ilk yorumu sen yapabilirsin!

Yorum yapabilirsin

Your email address will not be published. Required fields are marked *