Okulsuz Büyümek / Ben Hewitt

Ben Hewitt’in Okulsuz Büyümek kitabıyla ilgili yorumuma geçmeden önce Ben Hewitt’in yaptığı gibi kendi doğa/eğitim ilişkimden bahsetmem gerek. Hepsi bir bütün neticede.
Annesi öğretmen olan hemen herkesin yaşadığı şeyleri yaşayarak büyüdüm: eğitim/okul/öğretmen önemlidir! İlkokula 5.5 yaşında başladığım için -annemle aynı okuldaydık- derslerde uyuyordum ve matematiği gerçekten hiç anlamıyordum. 3 yıl dersime giren tatlı kıvırcık Hürü Hocam annemin arkadaşı da olduğundan ne yazık ki biraz torpilliydim. Sonra okul değişimi yaşadım ve tüm torpil kanalları ortadan kalktı. Neden belirli saatlerde belirli şeyleri yaptığımızı hiç anlayamadan kendimi Anadolu Lisesi’ne hazırlanırken buldum. “Kazan ya da kaybet” ortamıydı bu. Geleceğini çiziyordun ve kimsenin gerisinde kalmak istemezdin. Hazırlık, ortaokul ve lise yılları benim yine matematiği anlamadığım, bazı derslerin hocalarıyla devamlı tartıştığım an’lar olarak hafızamda kaldı. Evet güzel anılar da biriktirdim ama “okul” kavramını hiçbir zaman sevemedim.
Üniversitede hayalim olan İletişim Fakültesini yazdım. “Puanın araya gitmesin” mantığıyla ilgimin olmadığı “Halkla İlişkiler” bölümünde buldum kendimi. İlk gün çok ağladım. Bunda İrfan Hocanın da etkisi var. “Kuru fasülye ile iletişimin ilişkisini kim söyleyecek?” dediğinde “Nereye düştüm ben yarabbim!” diye paniklediğimi hatırlıyorum. Aileden ayrılma, yurt hayatına alışma derken 17 yaşında yıllardır hayalini kurduğum fakültenin hiç de hayalimdeki gibi olmadığını görmüştüm. Üniversitenin en güzel yanı çimleriydi desem abartmış olur muyum bilmiyorum. Kuramsal bir okuldan mezun olmanın handikapı okul bittiğinde sudan çıkmış balığa dönmek oluyor. “Ne yapacağım ben şimdi?” diye düşünürken aslında okuduğum hiçbir okulun beni hayata hazırlamadığını gördüm. Peki bu okulun yapması gereken bir şey miydi? Yoksa ailemin miydi? Ben bu arada ne yapmıştım, elim armut mu toplamıştı?
Aynen öyle!
Tam burada “pause” tuşuna basalım ve geriye dönüp “doğa” ile olan ilişkime geçelim.

Sokaklar mı Dam mı?

Sokaklarda koşan, çoşan, terleyen, keşfeden, salçalı ekmek yiyen arkadaşlarımın ve yaş grubumun aksine ben evde büyüdüm. Sokaklar tehlikeliydi ama ev değildi. Neyse ki bana gerçekten kocaman gelen bir damımız vardı. Orada bisiklete biner, duvarla top oynar, oynadığım topu dikeniyle patlatan çiçeğe kızardım. Küçükken civcivlerimiz de vardı, onları kovalardım. Okula gitmeye başladığımda önceliğim ödevler-sınavlar-ödevler-sınavlardı. Evde teneffüs saatleri olan bir çocuktum. (acıklı yazmadım) Disiplinli bir öğrenci olduğumu söylerlerdi ama ben iç dünyamda oldukça uyumsuzdum. Bir şeylerin “yanlış” olduğunu hissediyor ancak ne olduğunu bulamıyordum.
İtaat etmek ve sorgulamadan kabullenmek değil miydi bize öğretilen?
Daha neyin peşindeydim ki?
Bilmem, sizce neyin?

Elifle

İşe girdim, evlendim, kızımız Elif doğdu.
Emekli olmadan sahil kasabasına taşınma hayalimizi unutmadık ancak bunun için somut bir adım da atmadık.
14.5 ay (o buçuğun önemini anneler bilir 🙂 Elifle evdeydik. İzole bir çevrede olduğumuzdan eksi 17de de dışarı çıksak sokaklar bomboştu ne ağaç vardı çevrede ne de insan.
İşe döndüm.
Elif de 14.5 aylık haliyle kreşe başladı.
“Ay nasıl verdin minicik bebeği” diyenlere önceleri kızdım, şu an duymuyorum bile.
Bizim için o an en doğru karar oydu ve onu yaptık.
Sosyal medyada bir laf dönüyor hani, “Hayaller deniz kenarı sahil kasabası gerçekler Ankara kırsalı” diye. (biraz evrildi)

Şu anki halimiz böyle. Ve bu hayalimizde yalnız olmadığımızı aslında birçoğumuzun büyük şehirde yaşamaktan inanılmaz sıkıldığını biliyorum. Peki neden buradayız? Hepimiz mi şehri boşaltmalı ve kırsala çiftçilik yapmaya gitmeliyiz? Bu soruya şu anekdot ile cevap vereyim.
Reklam yazarlığı için iş görüşmesine gittiğimde bana sorulan sorulardan biriydi:
“Ailen Adana’da, Ankara’da yaşamayı neden istiyorsun ve burada kesin olarak kalacak mısın?”
“Evet kalacağım”
“Neden?”
“Opera var ve ben operayı çok severim.” (Kendimi Gianna mı sandım acaba?)
Bu cevaba göre benim ayda 2 defa operaya giden biri olmam gerekiyordu veya daha doğrusunu söyleyeyim, ben kendimi mi kandırıyordum?

Elif’i her sabah 8.30da kreşe bırakıp akşam 6’da aldığımızda gününün nasıl geçtiği hakkında hiçbir fikrim olmuyor. Ne yedi içti hangi oyunları oynadı veya hangi saatler arasında uyudu, bunları biliyorum. Ancak hangi arkadaşını neden ısırdığını veya öğretmenine nasıl bu kadar bağlandığını tam olarak bilemiyorum. Bu vicdan azabını yaşarken hafta sonları onunla harika kaliteli vakit geçirebiliyor muyum? Hayır! Bunun için kendimi kötü hissediyor muyum? Oldukça!

Okulsuz Büyümek

“Okulsuz Büyümek” kitabını belki de bu sebeple okumak istemiyordum. Okuduğumda kendimi daha kötü hissedeceğimi düşünüyordum. İsmine bakınca, sadece “unschooling” / “homeschooling” / “deschooling” denilen ve benim kulaktan dolma bilgilere sahip olduğum bir eğitim sisteminden bahsedeceğini sanmıştım. Kapakta yer alan şu ifadeyi kaçırmışım:

“Okulsuz eğitim, kırsalda yaşamak, doğa ile bağ kurmak ve yaşarken öğrenmek hakkında sıradışı bir ebeveynlik macerası”

Bu cümleyi kitaba başladıktan bir süre sonra fark ettim. Ben Hewitt’in 16 yaşında liseyi bırakma zamanından eşiyle tanışma, evlenmeleri, kasabada bir arazi satın alıp orada kulübelerini inşa etmeleri, çocuklarının doğumu ve büyümeleri ile ilgili olan bu kitabı itiraf etmeliyim, biraz hafife almışım. Kitapta yer alan bölümler düz bir kronolojik bir sıralama ile gitmiyor, böyle olması çok daha iyi.
Bundan 5-10 sene öncesinde “uçuk kaçık” olarak nitelendirilebilecek kavramlar yavaş yavaş “neden olmasın” şeklinde hayatımıza giriyor. Onlardan biri de alternatif eğitim sistemleri. Eğitimci olmadığım ve araştırmadığım için detaylı yazma şansım yok. Tek bildiğim çocuklarımızı bizim büyüdüğümüz eğitim sisteminde büyütmek zorunda olmadığımız. Ya da onlar beyaz yakalı bir meslek seçmediğinde endişe hissetmeyeceğimiz. Yani, umarım!

Ben Hewitt’in uzun yıllardır dergi yazarlığı yaptığını ya da şöyle söyleyeyim bir şeyler yazdığını kaleminden rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. İşin güzel tarafı bunun çeviride de hissediliyor olması. Şule Seda Ay dün instagramdaki paylaşımımın altına “İlk çevirdiğim kitap” yazınca bu sebeple çok şaşırdım. Kitabın ruhunu çok iyi yakalamış ve epey emek vermiş çeviri sırasında. Hatta böyle bir blogu olduğunu da o sırada öğrendim, çok hoşuma gitti.

Ben Hewitt’in okula olan yaklaşımında zaman zaman sert tavırlar yakalamış olsam da genel olarak eğitim sistemini veya okula gitmeyi tümüyle reddetmiyor “ya hep ya hiç” felsefesinde de değil. Tüm tercihlerin belirli sebepleri ve sonuçları olabileceğinin oldukça farkında. Bu açıdan yazdıklarını samimi buldum ve hikayesini keyifle okudum.

“Önceleri bana fısıldanan hikayeleri duyamazdım. Çünkü kendimi diğerlerinden ve doğadan ayrı tutardım. Elbette ayrı değildim, hiçbirimiz değiliz. Hepimiz birbirimizle bağlantıdayız ve birbirimize ihtiyaç duyuyoruz. Bu yüzden biz sadece etrafımızdakileri zenginleştirdiğimiz kadar zenginiz. Ve ben bunu okuldan değil çocuklarımdan öğrendim.”

Köye Mi Taşınıyoruz Yoksa?

Kitaba başlarken tereddüt ettiğim konuları kitap bittiğinde hiç hissetmemiş olduğumu gördüm.
Tam tersine -bana göre- cesur olan bu alternatifi okumaktan memnun oldum.
“Haydi kalkın gidiyoruz köye” demedim.
Aksine çok daha sağlam adımlarla mevcut durumumu değerlendirip kendi aile yaşantımıza göre biz neler yapabiliriz onu düşünmeye başladım.
Kitap bittiğinde coşkuyla kendimi köye salmak istesem gerçekçi olmayacak, bu heyecan bir heves olarak kalacak ve birkaç gün sonra kitabın gazı yavaş yavaş söndüğünde hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edecektim.
Şimdi ise “İlla köye/kasabaya taşınmam gerekmiyor hayatımdaki eğitim/doğa ilişkisini revize etmek için” diyorum.
Bu kitapta sadece eğitim veya sadece doğadan bahsedilmiyor.
İkisi o kadar iç içe ki, Fin ve Rye (kendimi daha yakın hissettim) eğitimini doğadan mı aldı yoksa tam tersi mi pek anlayamadım.
Ben ve eşi Penny’nin sabırlı ebeveyn yaklaşımlarını birçok yerde takdir ettim.
Özellikle de çocuklarının avcılık konusundaki ilgileri karşısındaki tavırları. (Söylemem, sürpriz, okuyun)

Bu kitapla ilgili yorumum acaba bitebilecek miydi, göreceğiz 🙂

Doğa ile ilişkimden biraz daha bahsetmem lazım. Mübadele zamanında gelen anneanne babaannelerimiz olduğundan köyümüz hiç olmadı. Geçtiğimiz sonbahardan beri ağaç, çiçek, kuş, böcek ilgilenmeye başladım. Doğa Arkadaşımın Kutusu oyununa da katıldım. Bulduklarımı masama getirdim, onlarla mutlu oldum.
Bahar ayından beri balkonumuzda bolca çiçek, domates, biber vs var. Bakımını tam yapamıyoruz, kuruyorlar. Ve toprağa ayağının yere değmesi ile aynı şey değiller ama +1 her zaman 0’dan büyüktür, değil mi? (Karabalık atasözü)

“Ağaç dikmek için en iyi zaman yirmi yıl öncesidir. İkinci en iyi zaman ise şimdi. (Çin atasözü)”

Kitapta ayrıca Erik isimli “yönder”i de pek tanıyamamış olsam da çok sevdim. Haftada bir defa ormana yanımda yönder ile gitme fikri bence harika!

“Rye, dünyada üç şeye sahip olsaydın bunlar ne olurdu? diye sordu Fin.
Sekiz yaşındaki küçük oğlum bir an bile duraksamadan: 
‘Birkaç kapan, bir eşek ve bir kulübe’ diye yanıtladı.”
8 yaşında ne istediğini bilen bir çocuk yetiştirmiş olmak büyük bir mutluluk kaynağı olmalı.
Bu soruyu kendime şimdi sorduğumda duraksamadan veya “acaba” demeden yanıt veremiyorum.
“Güvenmek, çocuklarımızın kendi hızlarında gelişmelerine izin verebilmek için kendimize ve çocuklarımıza inanmaktır.”
“İster çocuk ister yetişkin, insanlara merak ettikleri şeyleri istedikleri zaman öğrenme özgürlüğü verildiğinde, ateşli bir tutku ve enerji ile öğrenmeye başlıyorlar.”
“Yazmak, kendim için yapabileceğim bir şeydi.” 

Ben Hewitt’e katılıyorum, o yüzden ben de sadece kendim için yazıyorum.
Bu kitapla ilgili daha da yazacak çok şeyim olduğuna inanabiliyor musunuz?
Ama sanırım bir şekilde son noktayı koymam gerek, yayınevine haksızlık olmaması açısından kitabın sonunda yer alan 12 maddelik “Okuyucuya Notlar” bölümünü eklemedim.
Dün akşam kitabı bitirmek için kaldığım sayfayı açtığımda ne gördüğümü söylersem sanırım kitap fazlasıyla amacına ulaşmış olduğunu gösterir:
Bir karınca!
Hem de canlı ve canı sadece saklambaç oynamak isteyen bir karınca!
İşte bu da, nokta.

*Yazının bittiğine üzülmek diye de bir şey var 🙂
**Bu yazıyı yaklaşık üç sene önce yazmıştım, güncellemeyi yaparken konu uzamasın diye daha fazla ek yapmadım. Ve son noktayı koydğumda kapı çaldı, Azime’nin Yumağı geldi, gözümde yaşlarla sayfaları çevirdim. Ne güzel şey, bu bağın içerisinde olmak…

Okulsuz Büyümek
Özgün Adı: Home Grown
Yazan:  Ben Hewitt
Çeviren: Şule Seda Ay
Sineksekiz Yayınları, 2016, 206 sayfa

lokumcocuk

Benzer yazılar

Selma
Başucu

Selma

24 Aralık 2018

Mükemmel
Genel

Mükemmel

11 Ocak 2019

0 Yorum

Yorum gözükmüyor

Şu anda yorum yok, bu yazı için ilk yorumu sen yapabilirsin!

Yorum yapabilirsin

Your email address will not be published. Required fields are marked *