Bugün Burada, Yarın Orada / Peter Stamm

Kitabı ilk gördüğümde ve başlığı yazarken “Sonraki gün nerede?” diye bir ekleme yapmak istedim. Bugün burada ve yarın orada olan benim hikayem çünkü.
Şimdilik, önümde ‘sonraki gün’ diye bir şey yok.
Biraz,önceki günlerden bahsedecek olursam -ki bahsetmemek hem bugüne hem de yarına haksızlık olur- öncelikle gözünüzde arasından dar sokakların geçtiği, eski mi eski bir mahalle hayal etmenizi isterim. O kadar eski ki yaşı kurtarmayanların burayı bilmesine imkan yok. Çünkü biraz fazla unutulmuş ve belki de kurtarılmayı bekliyor. İşte öyle bir yerde büyüdüm ben. Işıklara kadar olan yolun çocukken daha da uzun geldiği ve oradan her yürüyüşümde -neden bilmiyorum- bana yeni bir şeyler fısıldayan bir yer. Orada teyzeler, kuzenler ve mübadeleyle gelmiş hatıralar vardı. O yüzden de hiç yalnız kalmıyorduk ve ben biraz da yalnız kalmak için demir kapılı bu evden Ankara’ya geldim.

Yurtta kalırken insan yalnızlığı ne kadar hissedebilirse o kadar yalnızdım. Odadaki son kişi uyuyana kadar ışıklar sönmez, sevmeseniz de yemeğinde soğan olan birinin zevkine ortak olurdunuz. Hayatın bir durak noktası varsa eğer, ilk duraklardan biri buydu. Otobüs ihtiyaç molalarında duruyor ancak keyfe keder bir manzara için durdurmak istediğimizde bizi duymuyordu. Dört yılın sonunda o kadar büyüdük ki yurda sığamaz olduk ve eve çıktık. Sen,ben ve o. Üçümüz…

Apartmanın bir kara kedisi vardı ki o benden saklandıkça ben onun yoluna çıkıyordum. Tamam olaylar tam tersi gelişmişti ama ben bunu kendime itiraf etmekte biraz gecikmiştim. “Sen,ben ve o” birlikteliği heyecanla başladığı gibi gitmiyor, verilen sözler tutulmuyor, arkadaşlığın ilk sarsıntılarını birbirimize yaşatıyorduk. “Üçümüz” de ayrı ayrı yerlere savrulduktan ama çok ilginçtir anne olup yine birbirimizi bulduktan sonra kaldığımız yerden devam etmedik çünkü son durakta inmiştik. Ancak beraber izlediğimiz filmleri anıp gecenin bir vakti sokakta gülmekten kovalandığımız anlara dayandık.İşte orası hep sağlamdı.

Camları sinek vızıltısıyla bile sallanan eve geçtiğimde hemen her gün neden bu eve geçtiğimi sorguladım. Evin etrafından sineklerin geçmeme ihtimali benim o evden taşınma ihtimalimden bile çoktu. Ama param azdı ve az parayla yapılacak en iyi şey, evi değiştirmektense eve az uğrayıp çokça iş arayıp girdiğin minik işlerde kazandığın noktacık parayla kitaplara sarılmaktı, ben de öyle yaptım.

“Vay be ben gerçekten burada mı yaşıyorum?” evimin en güzel tarafı, otogarda indiğimde hele ki kar yağmışsa ve yerler buz tutmuşsa kendimi yokuş aşağı bıraksam eve ‘löp diye’ girecek kadar şahane bir yerde oturmaktı. Ve bu gerçekten Lokum tadındaydı. “İşte bu kadarcık” diye avuç içiyle gösterebileceğim bu evde kimsenin katılmak istemediği ama benim -tek kiracı olarak- merakla gittiğim apartman toplantıları yapılırdı. Yüz yüze olsanız asla söylenmeyecek laflar arkadan söylenir ve ben her seferinde “şaşırmam artık” lafını bir güzel yutardım. Şaşırmamanın şaşırmasını yaşayamadan ayrıldım o evden. Alt kattaki kuruyemişçinin çerezleriyle beslene beslene eve sığmaz olmuştum, yapacak bir şey yok!

Dağın ötesinde ve belki de kimse görmesin diye yapılmış bir eve geçtiğimizde “Orada kimse vaaaar mıııı?” diye seslenmiştim ama bana cevap olarak sorumun aynısı gelince hava eksi 17 de olsa ilk çocuğum, Elifimle gezmeye karar verdik. O sırada bir kuş olup uçmayı ve dilediğim yere konmayı çok isterdim. Ancak öyle uykusuzdum ki uçarken uyuyakalırım ve gözlerimi Peru’da açarım diye korktum. Henüz, kahvenin büyüsüne kapılmamıştım, yoksa bence bu kadar korkmazdım.

“Daha iyi bir yer” kavramını sorgulatacak, kimine göre daha yakın ama hala birçok şeye (mesela hayata) uzak kaldığımız yepyeni eve taşındığımızda evde toplamda bir adet priz görünce şaşırmıştık ama o zamanlar bunun daha başlangıç hamlesi olduğunu bilmiyorduk. Her gün yaşamın içine doğru yolculuk yapıyor ancak dönüşte kendimizi kaybettiğimiz için evde yaşayanlar olarak tam olarak aynı eve geri dönemiyorduk. Pil reklamında koşturan ve pili bitince düşen tatlı ayıcıklar gibiydik ama mesafeler öyle uzundu ki hepimiz yolda tükenmiştik ve ayı olmamıza rağmen sevimli bile değildik.

Hayatta verdiğimiz en doğru karar evimizin penceresinden atlasanız kocaman bir ormana düşerdiniz. Denizi yoktu ama ufuk aldatmacası varsa eğer şöyle anlık bir bakışla denizin az sonra hatta belki şu buluttan/güneşten/yağmurdan/kardan hemen sonra çıkabileceğine ve çıkarken de “e zaten buradaydım!” diye sizi azarlamasına şaşırmazdınız. Benim için denizi görmek kendi içinde yaşayan ve sessizce ilerleyen bir kaplumbağaya benziyordu. O, hep oradaydı ama yolu ne kadar ilerlediğini fark etmem zaman almıştı. İkinci çocuğum, Kerem’im de şansıyla beraber bu eve geldi. İki çocuğum da halının üzerinde kelebek yüzmeye başlayınca halılarımızla beraber taşınmaya karar verdik.

Kaplumbağanın o rahat, konforlu alanından çıkması pek kolay olmadı. Geri dönmeyi de göze alamayacağı bir mesafedeyken aniden çıktı karşısına Mavi.

Ara ara gezdiğim yerler de oldu elbette; babamın şapkası, dedemin çiçekleri, mahallenin simitçisi (ki Ankara simidiyle yarışır), teyzemin şişleri, annemin tebeşiri, kardeşimin çantası derken epey yol aldım.

Bugün burada, yarın orada.
Sonraki gün nerede?

Bu kitap bana yolda yürürken havadan düştü ve ben bu kitabı günlerce ve gecelerce okudum. (Abartı yaptığımı düşünen havadan düşen kitap okumasın 🙂
18 farklı yerde; bazen otelde bazen kilisenin çatısında bazen de “hiçbir yerde” yaşamanın tadını çıkaran ancak sonunda benim de “oh be” dediğim tatlı bir öykü var bu kitapta. Anlatım tarzı alıştığımız halden epey farklı ve bu da bana iyi geldi. Gelmese gece 00.43’te ayakta olup ertesi günün uykusuzluğunu göze almadan bu yazıyı yazmazdım. İşin ilginci yazıya çok önce kağıt, kalem kullanarak başlamıştım ve şimdi tekrar bakınca gördüm ki ikisi arasında dağlar var. Belki başka zaman yazsam onda da başka bir “bendeki hikaye”yi anlatacağım.

Tam da bu yüzden çok seviyorum, rutinde yürürken aniden durduran, sarsan, nefes almayı unuttuğumu fark ettiren ve en mühimi de yazdıran kitapları.
Okurken “çocuk kitabı olarak sayılır mı?” diye düşünmeme fırsat kalmadı, ben ve 9 yaş ben sevdiysem yeter diye düşündüm.
Sahi, yetmez mi?

*Desen Yayınlarının pek sevdiğim kitapları da tam olarak şurada 🙂

Bugün burada, yarın orada
Yazan: Peter Stamm
Resimleyen: Jutta Bauer
DesenYayıncılık , 2019 , 40 sayfa

lokumcocuk

0 Yorum

Yorum gözükmüyor

Şu anda yorum yok, bu yazı için ilk yorumu sen yapabilirsin!

Yorum yapabilirsin

Your email address will not be published. Required fields are marked *