Kontrbas / Patrick Süskind

Bu hafta Gece Treni‘ne başka bir kitap konuk olacaktı ama önceliği Patrick Süskind’in Kontrbas kitabına ve oyununa vermek istedim. Yaklaşık 10 gün önce Elif için tiyatro bileti bakarken 9 Nisan’daki Kontrbas oyununda boşluk olduğunu fark edip şaşırdım. Daha önce defalarca bu oyunu izlemek için niyetlenmiş ancak hiç bilet bulamamıştım. Oyun metnini okumamış olmak beni duraksattı ancak yine de bileti aldım ve 18.30’da Oda Tiyatrosu’nda olmak üzere yola koyuldum. Yerim en arkalardaydı ve önümdeki uzun boylu kişiden sahneyi göremeyeceğimi düşünüyordum ki en ön köşe koltuk boş kalmış diye hemen yer değişikliği yaptım. Sanırım ilk defa bir oyunu en önden, oyunun resmen içine girerek izledim. Bir saatlik oyun bitiminde büyülenmiş ve yerime çakılmış gibiydim.

Kontrbasın Orkestra ve Anlatıcı İçin Anlamı Ne?

Oyun, Devlet Orkestrasında kontrbas çalan bir memurun pardon müzisyenin çaldığı aletin ulviliğini anlatması ile başlıyor. O anlattıkça kontrbassız bir orkestranın olamayacağına öyle ikna oluyorsunuz ki, hayranlığınız yükselişteyken bir anda nasıl oluyor da durum tam tersi noktaya geçti oyunda kaçırmışım. Oyundan hemen sonra kitabını okuyunca bu geçişi yakalayabildim. Kitap, klasik tarzda bir oyun metni değil. Monolog şeklinde ilerlemesi ve değişimlerin hızı bazen baş döndürücü de olabiliyor. Anlatıcı içinse kontrbas ulvilikten bir lanete nasıl dönüşüyor, bunu canlı olarak izlemek çok etkileyiciydi.

“Kontrbas, insanın ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi işittiği tek çalgıdır.”

“Kontrabas şimdiye kadar icat edilmiş çalgıların en iğrenç, en hantal, en kaba saba olanı. Çalgı değil, gulyabani.”

Sarmalda Memur Olmak…

Anlatıcı, orkestrada müzisyen değil de memur olmanın ağırlığını ve baskısını hissediyor ve hissettiriyor. Ayrılsa yapacak işinin olmadığını düşünüyor, devam etse (ki ediyor) bu bunalmışlıkta sağlıklı düşünemiyor. Ve sonlara doğru aklına gelen şahane çözüm yani kitabın (ve de oyunun) merak uyandıran bir şekilde bitmesi de çok güzeldi. Bir an ertesi gün gazete almayı bile düşündüm. Öyle girmişim oyunun içine…

Okumak mı Yoksa İzlemek mi?

Öncelikle hangisi yapılmalı bilmiyorum. Ben oyunu izledikten sonra metni okudum ve en önde de izlediğim için oyunda hiçbir metni kaçırmadığım için kitapla kıyas yapma imkanım da oldu. Okurken “burası yoktu” diye notlar aldım ama toplama bakınca bu kısım yüzde beş ancak yapabilir . Ve yapılan eklemeler öyle yerinde olmuş ki, bu kadar interaktif bir oyun beklemediğimi itiraf edeyim. Oyundaki samimi havayı yaratan Olcay Akın Kavuzlu, bu kadar şaşkın ve tutuk izleyici topluluğunu nasıl açtı, esnetti ve kahkahalara boğdu anlayamadım. Bir ara kendimi ev rahatlığında bir şey izliyor gibi hissettiğimi hatırlıyorum. (Tabii ki etrafta çekirdek var mı diye aranmadım. Aklıma bile gelmedi. Ne ayıp 🙂

Müzik mi Hayat mı?

“Öyle insanlar tanıyorum ki, içlerinde bütün bir evren gizlidir, ölçülemez boyutlarda bir şey. Ama ortaya çıkarmak olası değil. Kesinlikle değil.”

“Sakın kıskanç olduğumu düşünmeyin. Kıskançlık yabancısı olduğum bir duygudur, çünkü değerimin ne olduğunu ben bilirim. Ama adalet hissim vardır, müzik işinde ise bazı şeyler tamamen adaletsiz.”

“Müzik, haliyle metafizik bir şey olduğu için. Anlıyorsunuz, değil mi, metafizik, yani sırf fiziksel türden olan varlığın ötesinde, zamanın ve tarihin ve politikanın ve fakirin ve zenginin ve hayatın ve ölümün ötesinde. Müzik sonsuzdur. Goethe şöyle der: ‘Müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına ermez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır.”

Ben sizi bu müzikle baş başa bırakayım o halde…

lokumcocuk

0 Yorum

Yorum gözükmüyor

Şu anda yorum yok, bu yazı için ilk yorumu sen yapabilirsin!

Yorum yapabilirsin

Your email address will not be published. Required fields are marked *