Yarından Sonra

Tatile çıktığımızda yanıma yeteri kadar kitap aldığımdan emindim ama bazı kitapları yolda bitirebileceğim hiç aklıma gelmemişti. O yüzden de korktuğum şey başıma geldi ve ben küçük bir şehirde kitapsız kaldım 🙂 Yeni bir kitapçının açıldığını söylediler ve ben mekanı da çok merak edip hızlıca oraya gittim. Üst katı kafe alt katı da kitapçı olan güzel bir yerle karşılaşınca çok sevindim. Çocuk kitaplarının arasında çok fazla gezme imkanım olmadı ama gözüme ilk çarpan kitabı aldım. Bu kitabı uzun zamandır merak ediyordum. Kapak tasarımı ve ilk satırlar kitabı almam için yeterli oldu. Dönüş yolunda arabada midem tutuyor diye aldırmadan heyecanla kitabımı bitirdim. Bazı yerler beni öyle çok etkiledi ki yediğim sarı leblebiyi imkanım olsa Taco’ya verebilirdim.

Kapak görseli çok güzel değil mi?

Yiyecek için savaştığım bir dönemim hiç olmadı ama bu kitabı okurken Taco’nun 1 tane kuru üzümü ağzında çevirip yemesine Matt’in ağzının sulanmasını okurken her gün önümüzde olan ve bizim yüz çevirdiğimiz yiyecekleri düşündüm. Çok yemek seçen biri olmasam da soğan ve sarımsak yemediğim için üniversitede yurtta kalmaya başlayınca ilk başta çok zorlandım. Kimse ‘annenin ev yemekleri gibi’ yapamaz ki zaten! Neyse ki kısa sürede alıştım yeni düzenime ve aç kalmadan hayatıma devam edebildim. Yalnız bir gün, (o ara kaldığım yurt okula uzaktı) harçlığım yetmedi ve annemlerden de isteyemedim ve sadece otobüse binebilecek kadar param olduğunu gördüm. Simitten fazla bir şey yiyemezdim -o da 1 tane- ve birkaç gün idare etmem lazımdı. Kantinde otururken daha önce pek de cazip gelmeyen ekmek arası patates epey ağzımı sulandırmıştı. (köfteleri saymıyorum bile 🙂 Sanırım ulaşamadığın şey çok kıymetli oluyor.
Yoksulluk yaşanan hikayeleri daha önce de okumuştum ama bu kitapta farklı olan, ortada herhangi bir savaş olmaması veya eski dönemde geçmemesiydi.
Cep telefonu, internet ve para var (çok olmasa da) ancak kıtlık yaşanıyor.
İngiltere’de bir süredir karanlık yıllar var ve halk yiyecekleri stoklayan ‘stokçular’ ile onlardan yiyecekleri çalan ‘yağmacılar’ olarak ikiye ayrılmış durumda.
Matt’in ailesi de sebze meyve yetiştirmeye çalışarak hayata tutunmaya çalışırken son gelen yağmacılardan sonra ülkeyi terk etmeye karar veriyorlar ancak büyükanne kapıdan çıkarken düşüp yaralanınca annesi onunla beraber mecburen evde kalıyor. Matt de kardeşi Taco ve üvey babası Justin ile Fransa’ya gidiyorlar Sınır kapıları kapatıldığı için askerler sadece yanlarında çocuk olanları kamp alanına götürüyor ve hepsi için heyecanlı bir macera bu kampta – Limondağ’da- başlıyor.
Matt’in yanında getirdiği büyükbabasına ait bisiklet, gazeteci Salman’ın deyişiyle Matt için “yapmaya değer bir şeyler yap”manın ilk adımı oluyor.
Dilini bile bilmediğiniz bir ülkede ne zamana kadar kalacağınızı bilmediğiniz bir kampta farelerin cirit attığı çadırlarda yaşıyorsanız, hayata tutunmak pek de kolay değil.
Sınırı geçmelerine yardımcı olan Bob ve kızı Paige ise hikayenin merak uyandıran bölümlerinden. Bob için daha farklı bir ‘son’ düşünmüştüm ama buna da razı oldum 🙂 Paige ise Fransızca bilmesi ve rahat tavırları sayesinde hem Matt hem de Taco için iyi bir arkadaş olur.
Kampta dağıtılan aylık yemek kuponları ile şehir merkezine gidip en ucuz marketten alışveriş yaparlar ve aldıklarını paylaşırlar. Tam da burada elindeki un ve kucağındaki bebeği ile harika bazlamalar yapan Muriel̵